Puan vermedi·336 syf.····Okunma: 07 Haziran 2026 16:16 "Şöyle oturayım, elime kitabımı alayım, keyifle aksın gitsin, dünyayı unutayım" diyorsanız ve Dokuz Buçukta Bilardo'yu okumaya niyetlendiyseniz, öyle bir beklentiye girmeyin.
İlk sayfalarda ben de öyle sandım. Hatta oldukça akıcı buldum. Sonra Heinrich Böll bana yine oyununu oynadı ve feleğim şaştı.
Bence zor ve karmaşık bir romandı. Dikkatli okumak gerekiyor. Çok sayıda anlatıcı var, sürekli geçmişe dönüş yapılıyor ve aynı olayları farklı kişilerin gözünden okuyoruz. Bu yüzden ilerledikçe yavaşlayan ve yoğunlaşan bir yapısı var.
Ama buna rağmen sevdim.
Duygu yoğunluğu yüksek bir aile romanı gibi başlayıp giderek tarihsel ve simgesel bir metne dönüşüyor. Böll savaşı cephede değil, insanların vicdanlarında anlatıyor.
Romanın merkezinde üç kuşaklık Faehmel ailesi var. Büyükbaba Heinrich'in inşa ettiği Aziz Anton Manastırı'nı oğlu Robert savaş sırasında yıkıyor, torun Joseph ise yıllar sonra yeniden restore ediyor. Kitabın en etkileyici taraflarından biri de buydu benim için. Bir kuşak yapıyor, bir kuşak yıkıyor, bir kuşak yeniden inşa ediyor.
Roman boyunca Robert'ın her gün saat dokuz buçukta neden bilardo oynadığını, ailenin Nazi dönemiyle ilişkisini ve yıllardır saklanan sırları öğreniyoruz.
Heinrich Böll'den okuduğum ikinci kitap. İlki Fotoğrafta Kadın da Vardı idi. Onu okurken çok zorlanmıştım. Bu kitap da kolay değildi ama bana daha yakın geldi.
İyi ki okudum.