Hikaye, ünlü ve huysuz bir bilim insanı olan Sir Claud Amory’nin malikanesinde başlıyor. Sir Claud, savunma sanayisi için çığır açacak gizli bir atomik formül geliştirmiştir. Ancak evdeki yakın akrabalarından ve misafirlerinden birinin bu formülü çaldığını fark eder.Durumu çözmesi için dahi dedektifimiz Hercule Poirot'yu acilen malikaneye çağırır. Poirot yola çıkar ancak o eve varmadan hemen önce Sir Claud, salondaki herkesi bir araya toplayıp ışıkları kapattırır. Amacı, hırsıza formülü çaktırmadan masaya bırakması için bir şans vermektir. Işıklar tekrar açıldığında formül kutusu masadadır ama boştur. Daha da kötüsü, Sir Claud önündeki acı kahveyi içerek herkesin gözü önünde zehirlenmiş ve hayatını kaybetmiştir. Poirot eve ayak bastığında bir hırsızlık vakası beklerken, dumanı tüten bir cinayet davasının tam ortasına düşer.
Kitabı okurken kendinizi bir romanın içinde değil, adeta bir tiyatro salonunda sahneyi izliyor gibi hissediyorsunuz. Mekan neredeyse hiç değişmiyor; olay tamamen kütüphane odasında ve salonda geçiyor. Karakterlerin giriş çıkışları, hizmetçinin kahve getiriş anı bile sahne sahne gözünüzün önüne geliyor.
Tıpkı kahvenin dibine çöken telveler gibi, evdeki herkesin sakladığı ve yüzeye çıkmasından korktuğu karanlık bir sırrı var. "Kimin eli daha çok titredi, kim kahveyi neden geç içti?" diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Christie, insan ilişkilerindeki hırsı ve kıskançlığı harika işlemiş.
Sayfa sayısı oldukça az ve temposu hiç düşmüyor. Eğer ağır kitaplardan yorulduysanız ve hafta sonu kahvenizi yudumlarken bir çırpıda bitireceğiniz bir gizem arıyorsanız, biçilmiş kaftan.
Dikkatli bir polisiye okuruysanız, ipuçlarını takip ederek katili tahmin etmeniz çok da zor olmuyor.