Bazı kitaplar vardır; onlara yönelik öfke, kitabın kendisinden daha hızlı yayılır. İsa'ya Göre İncil'i yıllarca hakkında söylenenlerle tanıdım. Okuduğumda ise fark ettim ki insanların çoğu kitabı değil, kitap hakkında duyduklarını tartışıyordu.
Saramago'nun yaptığı şey bir kutsala saldırmak değil; kutsalın etrafında örülmüş mutlak anlatıları yeniden düşünmeye davet etmektir. Bu nedenle kitabı okurken teolojik bir metinden çok felsefi bir sorgulamayla karşılaştım. Çünkü romanın merkezinde Tanrı'dan çok insan bulunuyor.
Bu eserde İsa, kusursuz bir ilahi figür olmaktan çıkarılıp acı çeken, korkan, şüphe eden ve seçimlerinin yükü altında ezilen bir insan hâline geliyor. İşte kitabın asıl rahatsız edici tarafı da burada başlıyor. İnsanlar kutsal olanın eleştirilmesine değil, kutsal olanın insanlaştırılmasına tahammül edemiyor.
Saramago'nun Tanrı tasviri üzerinde uzun süre düşündüm. Çünkü romanda karşımıza çıkan Tanrı merhametten çok kudretiyle öne çıkıyor. Tarih boyunca milyonlarca insanın kaderini belirleyen büyük planların ardındaki iradeyi sorguluyor yazar. Bir anlamda şu soruyu soruyor: Eğer her şey ilahi bir planın parçasıysa, acının sorumluluğu kime aittir?
Bu soru yalnızca dini değil, etik bir sorudur aynı zamanda.
Roman boyunca kendimi sık sık Dostoyevski'nin karakterlerini düşünürken buldum. Özellikle Ivan Karamazov'un Tanrı'yla hesaplaşmasını. Çünkü burada da mesele inançsızlık değil. Mesele, inancın içinde doğan ahlaki çelişkileri cesurca tartışabilmek.
Kitabı bitirdiğimde inancım ya da inançsızlığım değişmedi. Ama kutsal metinlere, tarihe ve insanın anlam arayışına bakışım kesinlikle değişti. Büyük edebiyatın yaptığı şey de budur zaten. Size ne düşüneceğinizi söylemez; düşünmeye cesaret edemediğiniz alanları görünür kılar.
İsa'ya Göre İncil benim için dini bir roman değil, insanın Tanrı karşısındaki yalnızlığını anlatan büyük bir varoluş romanıydı.