Gönderi

Puan vermedi·500 syf.··
2026 5. kitabı
Heathcliff'i yalnızca bir karakter olarak okumak mümkün değil. O, sevginin nasıl nefrete, nefretin nasıl takıntıya ve takıntının nasıl bir yaşam biçimine dönüşebileceğinin edebiyattaki en çarpıcı örneklerinden biri. Uğultulu Tepeler'i bitirdiğimde elimde klasik anlamda bir aşk hikâyesi kalmadı. Aksine, insan ruhunun en karanlık bölgelerine yapılmış uzun ve rahatsız edici bir yolculuk kalmıştı. Emily Brontë'nin yarattığı dünya ilk bakışta oldukça dar görünüyor. Birkaç karakter, birkaç mekân ve yıllara yayılan ilişkiler ağı... Ancak roman derinleştikçe bu dar alanın insan doğasının neredeyse bütün çelişkilerini barındırdığını fark ediyoruz. Sevgi ve nefret, bağlılık ve intikam, aidiyet ve yabancılaşma sürekli iç içe geçiyor. Heathcliff karakterini yalnızca mağdur ya da zalim olarak değerlendirmek mümkün değil. Çünkü o, yaşadığı dışlanmışlığın sonucunda dönüşmüş bir insan. Roman boyunca beni en çok etkileyen noktalardan biri de buydu. İnsan başına gelen kötülüklerin kurbanı olmaktan çıkıp ne zaman o kötülüğün taşıyıcısına dönüşür? Bu soru kitabın merkezinde duruyor. Catherine ve Heathcliff arasındaki ilişki ise çoğu zaman romantik bir aşk olarak yorumlanıyor. Ben aksini düşünüyorum. Bu ilişki bana göre aşkın kendisinden çok kimlik meselesiyle ilgili. Catherine'in "Ben Heathcliff'im" sözü yalnızca duygusal bir yakınlığı değil, birbirlerinden ayrı var olamayan iki parçalı bir ruh hâlini anlatıyor. Roman boyunca doğanın kullanımı da beni fazlasıyla etkiledi. Fırtınalar, rüzgârlar, kasvetli tepeler ve sürekli hissedilen o sert atmosfer yalnızca arka plan görevi görmüyor. Sanki karakterlerin iç dünyaları dışarıya taşmış gibi. Mekân ile insan psikolojisi arasındaki ilişki bu kadar güçlü kurulunca roman neredeyse gotik bir ağırlık kazanıyor. Uğultulu Tepeler'i okurken zaman zaman Dostoyevski'nin karakterlerini düşündüm. Çünkü burada da insanlar mantıklarıyla değil, tutkularıyla hareket ediyorlar. Kendilerine zarar vereceğini bildikleri hâlde aynı duyguların peşinden gitmeye devam ediyorlar. Bu yönüyle roman son derece gerçekçi. İnsan doğası çoğu zaman aklın değil, arzuların yönettiği bir alan. Kitabın sonunda beni etkileyen şey büyük bir aşk hikâyesi okumak olmadı. Asıl etkilendiğim nokta, geçmişin insan üzerindeki etkisinin ne kadar uzun sürebileceğini görmekti. Bazı yaralar kapanmıyor. Bazı duygular zamanla kaybolmuyor. Sadece şekil değiştiriyor. Emily Brontë tek bir romanla edebiyat tarihinde ölümsüzleştiyse bunun sebebi güçlü bir hikâye anlatması değil yalnızca. İnsan ruhunun çelişkilerini, tutkularını ve karanlığını olağanüstü bir dürüstlükle ortaya koyabilmiş olması. Uğultulu Tepeler benim için bir aşk romanı değil; insanın kendi içinde taşıdığı fırtınaların romanı.
Uğultulu TepelerEmily Brontë · Martı Yayınları · 201257,8bin okunma
·
26 Gösterim
Yorumlar
Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir.