·208 syf.····Okunma: 08 Haziran 2026 16:39 “Çok gençsin sen ve insanın henüz çok gençken bilmemesinde yarar olan şeyler vardır.”
Bu cümlede takılı kaldım. Çünkü Momo tam da bilmemesi gereken şeyleri çok erken öğrenmiş bir çocuk. Yoksulluğu, yalnızlığı, terk edilmeyi, hastalığı, yaşlılığı, ölümü… Ama en çok da sevginin bazen insanı kurtarmaya yetmediğini öğreniyor. İnsan bunu bir çocuğun ağzından okuyunca daha çok sarsılıyor. Çünkü büyüklerin bile taşıyamadığı acılar, Momo’nun küçük yaşına sanki mecburiyet gibi yüklenmiş. O da ağlayarak değil, bazen komikleşerek, bazen saçmalayarak, bazen her şeyi anlamıyormuş gibi yaparak taşıyor bunu.
Ben Momo’yu okurken sürekli içimden şunu geçirdim: Bu çocuk çocuk olamamış. Çocukluğunu bir yere bırakmış da sonra geri dönüp almaya fırsatı olmamış gibi. Madam Rosa’yla kurduğu bağ da bu yüzden çok dokundu bana. Aralarında kan bağı yok belki ama kitap insana şunu çok güzel hissettiriyor: Ait olmak her zaman aynı kandan gelmekle ilgili değil. Bazen insan, kendine yuva olan kişiye ait hissediyor. Madam Rosa onun annesi değil belki; ama Momo’nun dünyasında anne denen boşluğa en çok yaklaşan kişi o. Ve Momo’nun onu bırakmama çabası… İşte kitabın en ağır yeri biraz burada. Bir çocuk, yetişkinlerin dünyasında sevmeyi bile mücadele ederek öğreniyor.
“Korkmak için insanın bir nedeni olması gerekmez, Momo.”
Bu cümleyi fiziksel bir korku gibi okumadım ben. Daha derinde, daha sessiz bir korku bu. Yalnız kalmaktan, terk edilmekten, sevdiğini kaybetmekten, hayata tutunacak bir yer bulamamaktan korkmak gibi. Momo’nun korkusu bağıran bir korku değil; içine yerleşmiş, onunla birlikte büyümüş bir şey. Belki bu yüzden kitabın hüznü de üstümüze bağırarak gelmiyor. Usul usul geliyor. Bir cümlenin arasına saklanıyor, Momo’nun saf gibi görünen bir sözünde birden kendini gösteriyor ve insanın içine oturuyor.
Romain Gary’nin dili Momo’nun sesiyle çok özel bir yere oturuyor. Büyük acıları büyük laflarla anlatmıyor. Momo bazen öyle sade konuşuyor ki, önce çocukça geliyor; sonra o sadeliğin arkasında koca bir yoksulluk, koca bir yalnızlık, koca bir hayatta kalma çabası görüyorsun. Beni en çok etkileyen tarafı da bu oldu. Roman acıyı süslemiyor, duygu sömürüsü de yapmıyor. Ama bir bakıyorsun, Momo’nun o küçük sesi sayfalar bitince bile içeride konuşmaya devam ediyor.
Benim için *Onca Yoksulluk Varken*, yoksulluğun sadece parasızlık olmadığını gösteren kitaplardan biri oldu. İnsan sevgiden yoksul kalabiliyor, çocukluktan yoksul kalabiliyor, güven duygusundan, anneden, zamandan, hatta bazen kendi yaşından bile yoksul kalabiliyor. Momo bütün bu eksikliğin içinde yine de insan kalmaya çalışıyor. Belki de beni en çok bu vurdu: Onca yoksulluk varken bile sevmeye çalışması.
Kitabı bitirince içimde tuhaf bir hüzün kaldı. Böyle büyük, gösterişli bir hüzün değil; daha çok sessizce yanına oturan bir hüzün. Momo’ya sarılmak istedim desem fazla duygusal mı olur bilmiyorum ama gerçekten öyle. Bazı karakterler kitap bitince sayfada kalmıyor. Momo da onlardan biri. Küçük, yorgun, inatçı, sevgiye aç ama sevgiyi de sonuna kadar hak eden bir çocuk olarak insanın içinde kalıyor.
Kırılgan ama güçlü çocuk karakterleri, insanı sessizce ezen hikâyeleri ve “aile” dediğimiz şeyin bazen kan bağından çok daha başka yerlerde kurulabileceğini okumak isteyenlerin bu kitabı beğeneceğini düşünüyorum.
Okuyanlara keyifli okumalar.