Puan vermedi·304 syf.··Beğendi
· Holokost edebiyatı okumayı, hissettirdiği o ağır ve derin acıya rağmen çok seviyorum. Hele bir de anlatılanlar sadece kurgudan ibaret değilse; arkasında gerçek bir yaşam öyküsü, bir otobiyografi saklıysa... O zaman kitabın bendeki etkisi katbekat daha sarsıcı oluyor.
Aharon Appelfeld’in Hüznün Kıyısına romanını bitirdiğimden beri kitabı elimden bırakıp kapağına bakıyorum uzun uzun. 17 yaşındaki anlatıcımız Edmund, aslında yazarın kendi gençliğinin, kendi anılarının ta kendisi... İşte bu yüzden romandaki her bir kelime, her bir nefes o kadar gerçek ki, okurken insanın kalbi acıyor.
Ukrayna ormanlarının o dondurucu soğuğunda, ölümün nefesini enselerinde hissederek hayatta kalmaya çalışan bir avuç insan... Ama bu karanlığın içinde beni en çok ne etkiledi biliyor musunuz? Yaşanan tüm vahşete, o dipsiz hüzne rağmen içeriden yükselen o cılız ama inatçı umut...
Kitaptaki her bir karakter sanki insanlığın unuttuğu bir duyguyu tek başına sırtlanmış gibiydi. İnancın sembolü olan o unutulmaz komutan Kamil... Konuşamayan küçücük bir çocuk olan ve sığındığı adamı babası belleyen Milio; o bizim umudumuzdu işte. Ve o zorbalığın ortasında onlara yemekler pişiren, kıyafetlerini onaran yaşlı nine... O da şefkatin, şefkatle sarıp sarmalamanın resmiydi adeta. Her biri içimizde ayrı bir duyguyu tutuşturdu.
Şimdi dönüp tekrar kapağa bakıyorum... Gri, puslu, o Ukrayna ormanlarının dondurucu havasını yansıtan bir görsel. Arkada beliren asker figürleri... Ama dikkatli bakınca bir detay var ki insanı ağlatacak kadar güzel: Kenarda hafifçe yeşermeye başlamış o dal... Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın insanın içindeki o umudun hep yeşerebileceğini hatırlatıyor bize.
Gerçek bir acının içinden süzülüp gelen, ruha dokunacak muazzam bir yolculuk arayanların çok ama çok seveceği bir kitap Hüznün Kıyısına, üstelik ödüllü de.
Gönülden bir #tavsiye
İbranice aslından dilimize Yudit Sevinir çevirdi.