Bu kitabı okurken, "hayatımda okuduğum en berbat kitap" diyerek okudum. Öyle ki, 198 sayfalık bu eser ancak üç haftada bitebildi. Oysaki ben, normalde üç haftada koca bir Dostoyevski romanını bitirebilirim . Kitapta ne belirgin bir olay örgüsü var ne de derinlikli yan karakterler... "Hadi şurayı da şuna bağlayalım," diyebileceğim hiçbir nokta yok. Buna karşılık, bolca küfür ve bel altı konuşma mevcut. Tipik Amerikan jargonu beni inanılmaz bunalttı; her cümlede bir lanet okuma, bir aşağılama... En sonunda "Öhh artık Holden, bir sen mi ergensin?!" dedim yani
Ama J.D. Salinger, neden büyük bir yazar olduğunu tam da bu noktada belli ediyor. Kitap, Holden isminde 16 yaşındaki bir gencin bunalımla geçen birkaç gününü anlatıyor. İşte tam da bu yüzden bir olay örgüsü yok; çünkü Holden’ın kendisi bile nasıl bir ruh halinde olduğunu bilmiyor. Kardeşinin ölümü de bu bunalımın başlıca sebeplerinden biri. Fakat asıl neden, Holden'ın kendini çok yalnız hissetmesi. Herkesle konuşmak için sebepler arıyor, bazen konuşmayı da başarıyor ama ona göre yetişkinler hep yapmacık, hep ikiyüzlü. Onlar gibi olmaktan, büyümekten korkuyor. Burada da Holden'ın iç dünyası ve o meşhur metafor devreye giriyor: Çavdar tarlasında sadece çocukların oynaması ve Holden'ın, onları uçurumdan düşmekten korumak için orada beklemesi... Anlıyorsunuz ki, Amerika'da yaşayan ve ağır bir bunalım geçiren 16 yaşında bir ergenseniz, bu kitap ancak bu şekilde yazılabilirdi.