·40 syf.··Beğendi
···Okunma: 05 Haziran 2026 16:42 Bir kasaba düşünün; çocuğundan yaşlısına, erkeğinden kadınına, içinde ne kadar insan barındırıyorsa herkes mutlu. Geçim derdi, eğitim, yaşama sancısı gibi olgular yok. Savaş yok, herkes barış içinde. Herkes müthiş mutlu, bahçelerdeki otlar bile daha bir yeşil, gökyüzü daha bir mavi, güneş daha bir kızıl. Şehri oluşturan her detay kusursuz bir güzellikte. Rüyalarımızda görebileceğimiz türden, fazla ütopik.
Böyle bir kasaba anlatıyor bize Ursula. Ve o kadar ballandıra ballandıra anlatıyor ki o kasabaya gitmek istiyoruz okurlar olarak. O şehirde ağaçlara konan kuşları bile merak ediyorum, ötüşlerinin, renklerinin güzelliğini. Birbirinden coşkulu çocukları, huzur dolu insanları.
Bu kasabada gerçekleşecek bir festivalle başlıyor kitabımız. Festival hazırlıkları ve detaylar öyle güzel ki, ömrümüzde tek bir an yaşama hakkımız olsa, o festivale katılma hakkı isterdik, o derece. Her yerde cümbüş, alan; festivali bekleyen, birbirinden farklı özellikleri olan insanlarla dolu.
Ancak Ursula severler bilirler ki, bu kadar mükemmellik, bu derece ütopik detaylar onun kalemine aykırı. Okurken her an kötü bir şeyle karşılaşacağımı, karanlık bir detayın bütün bu güzel sahneleri def edeceğini tam düşündüğüm sırada; Ursula bir çocuktan bahsetmeye başlıyor. Bu çocuk bir apartmanın kilitli bir odasında kalıyor. Odası üç adımlık boyutta, yani kafeslerde bekletilen hayvanlar gibi, hareketi korkunç kısıtlı. Bu çocuğun detayları daha da korkunç, o pis odada pencere yok, gün ışığı yok, yaşam şartları berbat. Kendisiyle konuşulması yasak, iyi davranılması yasak. Alan darlığından dolayı dışkısının üzerine oturuyor ve pislikte oturmaktan bacakları yara bere içinde.
Bu güzel kasabayı tasvire devam ederken yazarımız, kasabadaki refahın bu çocuğun kilitli kalmasına bağlı olduğunu söylüyor ve hikaye bir anda basit bir masaldan, ahlaki bir tartışma konusuna dönüşüyor. Kitabın ilk yarısı ne kadar ütopikse, ikinci yarısı o kadar distopik; hem ürkütücü hem üzücü.
Kasabadaki herkes çocuğun orada olduğunu biliyor, hatta bazıları gidip bakıyorlar; hayvana bahçesi kafesindeki bir maymuna bakar gibi. Çocuğa bakıyorlar ve birçoğu acıyor ona ama kurallar kanunlar çok net; kendisiyle konuşulması yasak, acımak bile yasak. Çocuğu görenlerin bazıları öyle etkisinde kalıyor ki, yemeden içmeden kesilenler, psikolojik çöküş yaşayıp şehri terk edenler oluyor hikayenin sonunda. Çünkü çocuğa acıyanlar azınlıkta ve acıdıklarıyla kalıyorlar, kurtaramıyorlar onu..
Ursula önümüze ütopik maskeli bir distopya koyup, bizi bir tartışmanın tam ortasında bırakıyor;
İnsan ahlaki açıdan düşük müdür, binlerce insanın refahı bir çocuğun kilitli kalmasına bağlıysa buna göz yumulabilir mi?
Savaşın olmadığı, herkesin birbirinden mutlu olduğu bir yerde; bu mutluluğun tek sebebi küçücük bir çocuğun hayattan koparılması ve ona acıyan azınlık topluluğun bastırılmasıysa, ortaya çıkan bu mutluluk gerçek bir distopya değil midir, ahlaki bir çöküş değil midir?
Ayrıca kısa ama oldukça etkileyici olan bu kitabın ara sayfalarında Eva Vazquez’in oldukça güzel çizimleri, kitabın detaylarını bir nebze daha iyi görmemizi sağlıyor.
Herkese keyifli okumalar dilerim…