Şebnem Ersöz'ün "Ben Yazdım" adlı kitabı klasik anlamda bir olay örgüsüne sahip bir şiir kitabından çok, bir insanın iç dünyasında yaşadığı aşkı, özlemi, yalnızlığı, umudu ve varoluş arayışını adım adım kayda geçirdiği duygusal bir günlük gibi duruyor.
Kitap boyunca tekrar eden en güçlü unsur "sen" kavramı. Bu "sen" bazen sevilen bir insan, bazen ulaşılmak istenen bir aşk, bazen de insanın kendi içinde eksik bıraktığı tarafı gibi yorumlanabiliyor. Şair, doğrudan hikâye anlatmak yerine duygularını semboller üzerinden aktarıyor. Toprak, yağmur, yıldız, gökyüzü, ışık, kanat, vuslat, özlem ve yalnızlık gibi imgeler sürekli karşımıza çıkıyor.
Kitabın başlangıcındaki şiirlerde dikkat çeken şey, aşkın insanı dönüştüren yönü. "Ben Yazdım", "Nakşettim", "Sen" gibi şiirlerde sevilen kişi yalnızca bir insan değil; adeta hayatın merkezine yerleştirilmiş bir anlam kaynağı hâline geliyor. Şair, sevdiği kişiyi gördüğünde dünyanın canlandığını, gitmesiyle her şeyin anlamını kaybettiğini anlatıyor. Bu durum okura yoğun bir bağlılık hissi veriyor. Ancak bu bağlılık sadece romantik bir aşk değil; insanın eksik parçasını arayışı gibi de okunabiliyor.
İlerleyen şiirlerde ise duygular daha karmaşık bir hâl alıyor. "Sessiz", "Hiçlik", "Yalnızlık" gibi şiirlerde şairin içsel boşlukla karşılaştığını görüyoruz. Burada aşkın coşkusu yerini zaman zaman sorgulamaya bırakıyor. İnsan kalabalıkların içinde bile yalnız hissedebilir mi? Sevgi kaybedildiğinde geriye ne kalır? Bir insan kendi içinde kaybolabilir mi? Şair bu soruların etrafında dolaşıyor. Bu yüzden kitap sadece aşk kitabı değil; aynı zamanda yalnızlık ve kimlik arayışının da kitabı.
"Ümit", "Kanat" ve "Can" gibi şiirlerde ise karanlığın tamamen hâkim olmasına izin verilmiyor. Şair her düşüşün içinde bir yeniden doğuş ihtimalini koruyor. Umut bazen gökyüzünden gelen bir ışık, bazen insanın içindeki direnç, bazen de sevginin kendisi olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle kitap karamsarlığa saplanıp kalmıyor; okuyucuya yeniden ayağa kalkabilme düşüncesini de hissettiriyor.Dil ve üslup açısından baktığımızda şiirlerin oldukça sade olduğunu görüyoruz. Ağır, kapalı ve çözülmesi zor imgeler yerine kısa dizelerle kurulmuş bir anlatım tercih edilmiş. Bu sadelik sayesinde şiirler daha çok duyguya odaklanıyor. Okurken bir şiir kitabından ziyade bir insanın kalbinden geçenleri dinliyormuş hissi oluşuyor. Özellikle aşkı yaşayan, özlem çeken ya da hayatının bir döneminde yalnızlıkla yüzleşmiş okurlar bu dizelerde kendilerinden parçalar bulabilirler.
Kitabın genel atmosferi ise bana göre üç duygu arasında gidip geliyor: aşk, özlem ve umut. Aşk var çünkü neredeyse her şiirin merkezinde bir "sen" bulunuyor. Özlem var çünkü bu "sen" çoğu zaman ulaşılması güç ya da kaybedilmiş gibi hissediliyor. Umut var çünkü şair her şeye rağmen sevginin insanı iyileştirebileceğine inanıyor.
Okuyucuda bıraktığı his ise büyük bir hikâye okumuş olmak değil; bir insanın ruhunun iç koridorlarında dolaşmış olmak. Kitap bittiğinde akılda kalan şey olaylar değil, duygular oluyor. Sanki şair kalbinde sakladığı kırgınlıkları, özlemleri ve umutları sayfalara bırakmış; okur da bu duyguların sessiz tanığı olmuş gibi hissediyor.
Kısacası "Ben Yazdım", aşkın insanı nasıl dönüştürdüğünü, özlemin nasıl derinleştiğini, yalnızlığın nasıl hissedildiğini ve umudun nasıl ayakta kaldığını anlatan; sade diliyle duygulara temas etmeyi amaçlayan, içe dönük ve samimi bir şiir kitabı izlenimi bırakıyor. Okuru büyük olaylarla değil, kalbin sessiz konuşmalarıyla etkileyen bir eser.