·464 syf.····Okunma: 09 Haziran 2026 13:37 Çok farklı, çok yaratıcı, çok çılgın, bir o kadar da dahiyane ve usta işi bir roman “Boş Sokaklar”.
İsimsiz anlatıcımız uzun zamandır üzerinde çalıştığı ancak pek ilerleme kaydedemediği novellasına yoğunlaşmak üzere işinden istifa eden bir editör. Tam çalışmasına odaklanacağı an nihayet geldiğinde, bir akşam yürüyüşe çıkıyor ve çöplüğe dönen metruk sokakta ayağına batan üç kollu mızrak şeklinde bir obje fark ediyor. Hemen ardından aynı değişik şekli bir tasarımcının bilgisayarının ekranında görünce bu tesadüf dikkatini çekiyor ve önce bu nesnenin/şeklin sonra bununla bağlantılı olarak iki senedir kayıp bir kadının peşine düşüyor. Kahramanımız soruşturdukça yeni bir kapı açılıyor önünde; konuştuğu her insan farklı bir hikaye anlatıyor ve bir başkasına yönlendirerek başka bir dünyanın içine itiveriyor onu. Kahramanımızın adımladığı her sokak başka bir evrene açılıyor adeta. Evren diyorum çünkü hakikaten hikayelerin her biri acayip yaratıcı ve zekice tasarlanmış, detayları incelikle düşünülmüş, aynı zamanda büyük resmi de şahane tamamlayan apayrı birer kurgu. Misal biri John Fowles’un “Büyücü”sü tadında, biri Faciolince’nin “Angosta”sını anımsatıyor, bir diğeri “Sophie’nin Dünyası”nı andırıyor. Ve bunların hepsi tek bir hikayeye şahane bir şekilde cuk diye oturuyor. Ne çılgınlık, nasıl bir zihnin ürünü bu?!
İlk sayfadan itibaren kitap, labirentinin içine doğru çekiyor sizi. Çok güçlü atmosferi, akıcı anlatımı ve sürekli diri tuttuğu merak duygusuyla bir yandan polisiye bir tat da vererek inanılmaz zevkle okutuyor kendini. Aynı zamanda pek çok farklı yorumlamaya açık ve son derece ufuk açıcı sorgulamalara iteliyor okuru usul usul. Hayat, zaman, sanat, nesneler, nesneler ve sanat eserleri aracılığıyla insanlar arasında zamandan ve mekandan bağımsız kurulan bağlar, semboller, gerçeklik gibi pek çok meseleyi bu dahiyane kurgu ve müthiş atmosferle, elinizden bırakamadan merakla ilerlediğiniz hatta adeta sizi esir alan kurguyla sorguluyorsunuz. Her ne kadar asıl derdi olmasa da, Ajvaz, sanatla direnme eşliğinde politik eleştirilerini de büyük bir zarafetle dahil ediyor bu sorgulamara. Atmosfer yaratmakta tam bir usta olan yazar öyle bir çekiveriyor ki sizi bu sorgulamaların içine hayal gücüyle gerçeklik, sanat eseriyle yaşam arasındaki sınırlar siz hiç fark etmeden silikleşiyor; o küçük hikayelerin masalsı, neredeyse fantastik unsurları o kadar ustalıkla yerleştirilmiş ki hem her şey çok çılgın hem de hepsinin makul bir zemine oturan bir açıklaması olduğuna inanmaya dünden hazır buluyorsunuz kendinizi.
Kafası farklı çalışan yazarları başka seviyorum ve bir yenisiyle karşılaşınca büyük heyecan duyuyorum, Michal Ajvaz da tartışmasız onlardan birisi. Bir sembolün peşinde koşan kahramana kapılıp gidiyorken bir sürü ayrı dünya kurup bir yandan altüst eden, gerçeklik algımla oynayan, nesnelere ve dünyaya farklı bakmama vesile olan, zamanı ve mekanı büyük bir maharetle eğip büken, ufuk açıcı bu romanı çok sevdim.
“Şekiller ve renkler ancak onları sükunetle gözlemleyip bedenin derinliklerinde yer alan unutma ve hatırlama gölünde çözüldüklerinde, orada yer etmiş diğer şekil ve jestlerle buluşabildiklerinde, anlaşılır hale gelir. İşte o zaman yeni şekiller kristalleşmeye başlar ve içlerinden nesnelerin daha önce fark edilmemiş düşleri, gizli hafızaları, rahatsız edici akrabalıkları ve kadim ritmleri, tamamı donmuş bir şekilde yüzeye çıkar.” (s. 440)
“Bir şeklin ancak bir zamanlar bir şeklin doğuşu nedeniyle reddedilen ve sonsuza dek doğmamış kalacak olan, parıldayan, şekilsiz evrenlerin arka planından ortaya çıkarsa değer taşıdığını nasıl bilmezdi?” (s. 442)