Matt Haig, İnsanlar kitabında bu soruyu sıra dışı bir fikir üzerinden ele alıyor. Dünyaya insan kılığına girerek gelen bir uzaylının gözünden; sevgiyi, pişmanlığı, yalnızlığı ve yaşamın küçük mucizelerini yeniden keşfediyoruz. Başlangıçta insanları mantıksız, bencil ve anlamsız bulan anlatıcı, zamanla bir fincan çayın sıcaklığını, sevdiğin birine sarılmanın huzurunu ve hata yapmanın insan olmanın ayrılmaz bir parçası olduğunu fark ediyor.
Kitabın en güçlü yanı da tam olarak bu: Bize çok tanıdık gelen şeylere yabancı birinin gözünden bakmayı sağlıyor. Günlük hayatın içinde fark etmeden geçtiğimiz pek çok ayrıntıyı yeniden görmemize yardımcı oluyor. Matt Haig'in sade ve akıcı dili sayesinde kitap hem düşündürüyor hem de yer yer gülümsetiyor.
Ancak benim için kitabın en ilgi çekici fikri, aynı zamanda en zayıf noktalarından biri oldu. Dünyadan çok daha ileri bir uygarlıktan gelen bir uzaylının, insanlığa dair en temel davranışlar ve gündelik ayrıntılar karşısında bile aşırı şaşkınlık yaşaması bana çok inandırıcı gelmedi. Böylesine gelişmiş bir medeniyetin insanları hiç gözlemlememiş ya da onlar hakkında en temel bilgilere sahip olmamış gibi davranması, bazı bölümlerde kurgunun mantığını zedeledi. Elbette bunun bilinçli bir anlatım tercihi olduğunu ve insan yaşamının tuhaflıklarını görünür kılmayı amaçladığını düşünüyorum. Yine de okurken sık sık, "Bu kadar gelişmiş bir uygarlığın temsilcisi buna gerçekten bu kadar şaşırır mıydı?" diye düşündüm.
Buna rağmen İnsanlar, kusurlarımıza rağmen insan olmanın değerini hatırlatan, sıcak ve umut veren bir roman.
Belki de vermek istediği asıl mesaj şu: Mükemmel olmak zorunda değiliz. İnsan olmanın güzelliği; eksiklerimizde, çelişkilerimizde ve birbirimizle kurduğumuz bağlarda saklı.
Genel anlamda insanın üzerinde bıraktığı etkiyi düşünürsem okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Sizin fikirlerinizi de merak ediyorum. Siz de nasıl bir etki bıraktı?