Bir okuyucu olarak Gloria’yı okurken bende en çok kalan şey, onun aslında ölmek isteyen bir karakterden çok yaşamaktan yorulmuş bir insan olmasıydı.
Roman boyunca Gloria’nın sürekli umutsuz konuşmaları ilk başta insanı rahatsız ediyor. Hatta “neden her şeye bu kadar karamsar bakıyor?” diye düşündürüyor. Ama sayfalar ilerledikçe onun yalnızca kendi hayatından değil, dünyanın adaletsizliğinden de vazgeçmiş olduğunu hissediyorsun. Sanki hayattan hiçbir beklentisi kalmamış ve bunu kabullenmiş gibi.
Beni etkileyen tarafı, Gloria’nın dramatik ya da kahramanca biri olmamasıydı. Tam tersine çok gerçek hissettiriyor. Yoruluyor, umudunu kaybediyor, bazen sert ve itici davranıyor. Bu yüzden karaktere acımaktan çok onu anlamaya başlıyorsun.
Romanı bitirdiğimde Gloria’yı, Büyük Buhran döneminin kaybeden insanlarının sembolü gibi gördüm. Dans maratonunda ayakta kalmaya çalışırken aslında sadece o değil, herkes biraz hayata tutunmaya çalışıyordu. Gloria ise bunu en açık şekilde dile getiren kişiydi.
Kısacası Gloria, “hayallerinin tükendiği noktada insan ne kadar dayanabilir?” sorusunun cevabı gibiydi. Romanın en hüzünlü yanı da onun yaşamak istememesinden çok, yaşayacak bir şey bulamamasıydı.