Kitap, sanki hayatın elden kayıp gittiğini gören ama buna büyük bir öfke yerine sessiz bir kabulleniş geliştiren bir insanın iç dünyası gibi duruyor. Brautigan’ın cümlelerinde zaman zaman ince bir mizah olsa da, o mizahın altında sürekli bir yalnızlık hissi var. Belki de kitabın en güçlü yanı bu: okura “her şey geçiyor” duygusunu sakin ama ağır bir şekilde hissettirmesi.
Ancak kitap belirgin bir olay örgüsüne sahip değil. Kendi bilinç akışına uyacak şekilde yazdığı için ara ara akıcılığını yitiriyor. “Anlam kazandırılmaya çalışılan dağınık düşünceler” topluluğu gibi bir his oluşturuyor. Bu durum da derinlikten ziyade kasvetli, karamsar bir yapı hakimmiş gibi hissettiriyor.
Brautigan’ın dili klasik roman anlatımından uzak; kısa, şiirsel ve bazen absürt cümlelerle ilerliyor. Bu da kitabı sıradan bir hikâyeden çıkarıp daha kişisel bir deneyime dönüştürüyor. Bazı bölümlerde tek bir cümle bile insanın içinde uzun süre kalabiliyor. Özellikle kayıp duygusu, zamanın akışı ve insanların birbirine yetişememesi temaları oldukça etkileyici işlenmiş. Yazarın kırılgan ruh hali, metne samimiyet katıyor; okur onun gerçekten yaşadığını, hissettiğini düşünüyor.
Hayata tutunmaya çalışırken aynı zamanda ondan uzaklaşan birine dair kırılgan ve içe dönük bir anlatı sunan kitap, kusurlarına rağmen okurda iz bırakan bir atmosfere sahip. Tam da bu yüzden, herkesin kolayca bağ kurabileceği bir roman olmasa da; yalnızlık, zaman ve kayıp hissini derinden hissetmek isteyen okurlar için etkileyici bir deneyime dönüşüyor.