Şiddetten, suçtan ve kaostan beslenen genç bir karakterin hayatı, devletin onu değiştirmeye karar vermesiyle bambaşka bir yöne savruluyor. Başlangıçta olaylar sıradan bir suç hikâyesi gibi ilerlese de zamanla mesele birey ile otorite arasındaki büyük bir çatışmaya dönüşüyor. Sayfalar ilerledikçe yumruklar, kavgalar ve suçlar arka planda kalıyor; insanın iradesi ön plana çıkıyor. Asıl soru bir suçlunun nasıl cezalandırılacağı değil, bir insanın değiştirilip değiştirilemeyeceği oluyor.
İnsanlık tarihinin en garip çelişkilerinden biri burada ortaya çıkıyor. Kötülük yapma özgürlüğü elinden alınmış bir insan gerçekten iyi sayılabilir mi? Bir makinenin kimseye zarar vermemesi onu erdemli yapmaz. Çünkü erdem, seçenekler arasından yapılan tercihle anlam kazanır. Eğer karanlığa gitme ihtimali tamamen yok edilmişse aydınlığın da değeri kalmaz. Bu yüzden anlatılanlar bir rehabilitasyon hikâyesinden çok özgür iradenin otopsisi gibi duruyor.
Daha da ilginç olan, şiddetin yalnızca sokakta değil, sistemin içinde de yaşamaya devam etmesi. Bir tarafta yumruklarla zarar veren insanlar var, diğer tarafta insan ruhuna müdahale ederek aynı şeyi yapan kurumlar. Araçlar değişiyor ama güç arzusu yerinde kalıyor. Böyle bakınca suçlu ile onu düzeltmeye çalışan yapı arasındaki mesafe giderek daralıyor. Birisi bedeni kontrol etmek istiyor, diğeri zihni. İkisi de insan üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışıyor.
Dilin kendisi bile burada ayrı bir karakter gibi davranıyor. Kelimeler bazen bir duvar, bazen bir maske, bazen de bir silah hâline geliyor. Okudukça fark ediliyor ki insanlar yalnızca davranışlarıyla değil, kullandıkları dille de dönüşüyorlar. Çünkü dil sadece düşünceleri ifade etmez; düşünceleri şekillendirir. Bir toplumun kelimeleri değiştiğinde dünyayı algılama biçimi de değişir.
Satırlar arasında dolaşan asıl korku şiddet değil. Asıl korku, kusursuz bir toplum uğruna kusurlu insanın ortadan kaldırılması fikri. Çünkü insanı insan yapan şey yalnızca iyiliği değil, yanlış yapabilme ihtimalidir de. Son sayfa kapandığında akılda kalan soru şu oluyor: Kötülük yapma özgürlüğü olmayan bir insan mı daha değerlidir, yoksa yanlış yapabilen ama doğruyu seçen bir insan mı?