Aile denince aklınıza ne geliyor?
Bir baba için aile; eşini ve çocuklarını korumak, onları kimseye muhtaç etmemek, hayatı onlar için elinden geldiğince yaşanılır kılmak demektir. Çocuklarını hayatın gerçeklerine hazırlarken merhameti ve sevgiyi rehber edinmektir.
Bir anne için aile; evlatları uğruna gözünü kırpmadan her şeyi göze almak, onları sonsuz bir sevgiyle kuşatmak, dünyanın karmaşası içinde koruyup kollamaktır. Hayatının son anına kadar "çocuklarım" diyebilmek, eşine yoldaş olmak ve birlikte güzel hatıralar biriktirmektir.
Çocuklar için ise aile; koşulsuz sığınabilecekleri bir yuva, güvenli bir limandır. Çünkü anne ve baba onların ilk kahramanlarıdır. Çocuklar sevmenin karşılığını beklemezler; sadece severler. Anne kızar, çocuk ağlar; ama yine anneye sarılarak ağlar. Çünkü onların dünyası anne ve babalarının varlığıyla ayakta durur.
Evet, aile; anne, baba ve çocuklar için tüm bu anlamları, hatta daha fazlasını taşır.
Peki gerçekten her aile böyle midir? Her anne ve babayı sorgusuz sualsiz kutsayabilir miyiz?
Alexandre Seurat'ın Sakar adlı romanı tam da bu soruların peşine düşüyor. Yazar, gerçek bir olaydan esinlenerek kaleme aldığı bu romanda, bir çocuğun sessiz çığlığını merkeze alırken aile kavramının karanlıkta kalmış yüzünü de gözler önüne seriyor.
Diana, yüzünden gülümsemesi eksik olmayan bir çocuk. Fakat o gülümseyişin ardında kimsenin duymadığı bir çığlık saklı. Kendisine ne olduğu sorulduğunda sürekli sakar olduğunu söylüyor; yaşadığı her olumsuzluğun kendi hatasından kaynaklandığına inanıyor. Oysa gerçekler çok daha farklı. Ne var ki gerçek ortaya çıktığında artık her şey için çok geç kalınmış oluyor. Kimse Diana'nın sessiz gülümseyişinin ardındaki acıyı göremiyor, kimse yardım çağrısını duyamıyor.
Romanı okurken bu hikâyeyi yalnızca Diana'nın gözünden değil; çevresindeki insanların, şüphe duyanların, görenlerin ve görmezden gelenlerin bakış açısından da dinliyoruz.
Asıl suçlular bellidir. Fakat yaşananlarda başka kimlerin payı vardır? İşini hakkıyla yapmayan ya da yapamayan kurumlar mı? Ağır işleyen bürokrasi mi? Yoksa gerçeği sezdiği hâlde sessiz kalmayı tercih eden herkes mi?
Peki aile içinde çaresiz kalan bir çocuğa kim el uzatacak?
Sakar, yalnızca bir çocuğun hikâyesini anlatmıyor; aynı zamanda toplumsal sorumluluğumuzu da sorgulatıyor. Kitabı bitirdiğimde aklımda şu düşünce kaldı:
Lütfen daha duyarlı bir hayat sürelim. Çünkü bazen küçük bir dikkat, sorulmuş bir soru ya da uzatılmış bir el, bir çocuğun hayatını değiştirebilir. İnsan olmanın en önemli taraflarından biri, çevremizdeki acıları hissedebilmek ve elimizden geleni yapabilmektir. Eğer bu hassasiyeti kaybedersek, insanlığımızdan da bir şeyler eksiltmiş oluruz.