“Bu her şeyi farklı yapar. Sahip olmak elinde tutmaktır. Ellerini ölü bir şeyin etrafına sarıp “ bu benim” demektir. Kendini evinde hissettiğinde bunu demezsin. Çünkü olmadığını bilirsin.
Ve işte o zaman ayakkabılarını çıkarırsın-bir süre kalmaya hazırlanırsın.” 
Kitabın son bölümünde bunları kaleme almış Marçal. Kurtlarla Koşan Kadınlar daki kırmızı ayakkabılar masalına gittim. Uzunca bir süre düşünmeme sebep oldu bu cümleler…
Aklımda şu kaldı: İnsanlığı anlatmaya çalışan bir sistem, insan olmanın en temel hâllerini unutmuş. Açlığı, kırılganlığı, bakıma muhtaçlığı ve sevgiyi dipnota çevirmiş. Sonra da dönüp “işte gerçek budur” demiş. Ne tuhaf… Dünyanın en ciddi görünen teorileri bazen annenin mutfakta bıraktığı bir tencere kadar gerçek olmayabiliyor. Belki de mesele Adam Smith’in yemeğini kimin pişirdiği değil; yemeği önüne hazır bulanların, sofrayı kuranları neden hiç görmediğidir. Ve galiba bazı ekonomik teoriler, bulaşığı hiç yıkamamış insanların özgüveniyle yazılmıştır.