Romanın merkezinde, Beyrut’ta yaşayan 72 yaşındaki Aaliya Saleh yer alıyor. Hikâyenin başında, kullanma talimatını okumadan saçına fazla miktarda uyguladığı bir şampuan yüzünden saçları maviye dönmüş Aaliya ile tanışıyoruz. Ancak anlatı doğrusal ilerlemiyor; Aaliya’nın zihni ne kadar karmaşıksa hikâye de o kadar parçalı bir yapıda ilerliyor. Sürekli geçmişe dönüyor, anılar arasında dolaşıyor ve okuyucuyla sohbet eder gibi hikâyesini anlatıyor.
Aaliya Beyrut’ta doğmuş. Henüz iki yaşındayken babasını kaybediyor. Daha sonra annesi, dönemin gelenekleri gereği Aaliya’nın amcasıyla evleniyor. Böylece üvey kardeşlerle, “amca-baba” dediği bir adamla ve ayakta kalmaya çalışan annesiyle geçen zor bir çocukluk dönemi yaşıyor.
Henüz 16 yaşındayken evlendiriliyor. Dört yıl süren mutsuz ve yalnız evliliğinin ardından boşanıyor. O dönemin Beyrut’unda boşanmış ve çocuksuz bir kadın olmak kolay değil. Toplum tarafından dışlanması beklenirken Aaliya tam tersine kendi hayatını kurmaya karar veriyor. Bu noktadan sonra ailesine, çevresine ve toplumun dayattığı kurallara karşı sessiz bir direniş başlatıyor.
Aaliya’nın hayatındaki en büyük tutku kitaplar oluyor. Yıllarca Beyrut’ta bir kitapçıda çalışıyor ve İngilizce ile Fransızcadan Arapçaya çeviriler yapıyor. Tolstoy, Pessoa, Calvino gibi önemli yazarların eserlerini çeviriyor. Fakat ilginç olan şu ki bu çevirilerin hiçbirini yayınevlerine göndermiyor. Tam 22 yaşından itibaren her yılın ilk günü yeni bir çeviriye başlıyor ve tamamladığı metinleri kutulara koyup evindeki küçük hizmetçi odasında saklıyor. Yıllar içinde 37 roman çevirmiş olmasına rağmen bunların hiçbiri yayımlanmıyor.
Roman boyunca yalnızca Aaliya’nın kişisel hikâyesini değil, Lübnan’ın çalkantılı tarihini de görüyoruz. Özellikle Lübnan İç Savaşı ve Ortadoğu’nun siyasi kırılmaları anlatının önemli parçaları arasında yer alıyor. Örneğin, Eylül 1970’te Ürdün Ordusu ile Filistin Kurtuluş Örgütü arasında yaşanan ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği Kara Eylül olayına da değiniliyor. Savaş yıllarına gelindiğinde Aaliya, çatışan tüm tarafları eleştiriyor; çünkü savaşın en büyük mağdurlarının kadınlar olduğunu hem kendi hayatından hem de çevresindeki kadınların yaşadıklarından biliyor.
Bu noktada roman sadece Aaliya’nın hikâyesi olmaktan çıkıyor. Annesi, yakın dostu Hannah ve komşuları gibi kadın karakterler üzerinden Ortadoğu’da kadın olmanın zorluklarını da gösteriyor. Erkek egemen bir toplumda ayakta kalmaya çalışan kadınların hikâyeleri, romanın en güçlü yanlarından biri hâline geliyor.
Kitabın dikkat çeken başka bir özelliği ise edebiyatla kurduğu yoğun ilişki. Sayfalar boyunca onlarca yazara ve esere gönderme yapılıyor. Hatta romanın okuyucuya elliden fazla kitap önerisi sunduğu söylenebilir. Bu nedenle kitap, yalnızca bir hikâye anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda bir okuma rehberi işlevi de görüyor.
Rabih Alameddine’nin Beyrut tasvirleri, kitapçı atmosferi ve Aaliya karakterini işleyişi oldukça etkileyici. Ben de kitaba başlarken uzun süre yazarın kadın olduğunu sanmıştım. Bunun sebebi muhtemelen kadın karakterin iç dünyasını son derece başarılı ve incelikli bir şekilde aktarabilmesi. Yazar aslında erkek olmasına rağmen oldukça güçlü bir dişil anlatı kuruyor.
Sonuç olarak Lüzumsuz Kadın; yalnızlık, kitaplar, savaş, kadınlık ve direniş üzerine kurulu, yer yer hüzünlü, yer yer mizahi açıdan zengin bir roman. Seçil Sönmez’in akıcı çevirisi de bu çok katmanlı anlatının Türkçe okura güçlü bir şekilde ulaşmasını sağlıyor. Beyrut’un savaş kokan sokaklarında dolaşırken bir yandan Aaliya’nın hayatına tanıklık ediyor, bir yandan da dünya edebiyatının izlerini sürüyorsunuz. Kitap tavsiyesi almak için bile okunabilecek kadar zengin bir eser.
Keyifli okumalar..