Açıkçası kitaba başlarken hiç seveceğimi düşünmüyordum, hatta ön yargılıydım. Ancak yazarın kalemi beni öyle bir sardı ki kelimenin tam anlamıyla ters köşe oldum. Kitap kendine has eski, ritmik ve çok akıcı bir dil var. Hüseyin Rahmi eski İstanbul Türkçesini o kadar canlı kullanmış ki, hikaye kuru bir kitap gibi değil de sanki biri karşımda konuşuyormuş gibi akıp gidiyor.
SPOİLER!!
Kitabın olay örgüsü aslında Anadolu’daki ve taşradaki peri, cin, hortlak hikayelerine zekice bir gönderme yapıyor. Ana karakterimiz cinli ve perili olduğu söylenen ıssız bir konağa hizmetçi olarak işe giriyor. Konakta gerçekten de geceleri acayip sesler çıkıyor, tüylü ve korkunç yaratıklar boy gösteriyor. Bir süre sonra işin içine bir de "Gulyabani" denilen o devasa canavar giriyor ve konaktakileri korkutmaya başlıyor. Ancak işin aslı sonradan anlaşılıyor: Meğer tüm bu cinler, periler ve Gulyabani, konaktaki saf kadınları korkutup mallarına çökmek isteyen üç kağıtçı bir çetenin uydurmasıymış.