Bugün sizlere çok sevdiğim bir kitapla geldim. Charlotte Brontë’nin ölümsüz eseri “Jane Eyre”, sadece Viktorya döneminin katı kurallarına meydan okuyan bir dönem romanı değil; insan ruhunun, gururun ve her ne pahasına olursa olsun teslim edilmeyen bir kişisel özgürlüğün zamansız anlatısıdır. Kitabın bu denli sevilmesinin en büyük sebebi, şüphesiz ki Jane’in hikayesini doğrudan onun kendi içten sesiyle dinliyor oluşumuzdur. Brontë’nin birinci tekil şahıs anlatımıyla kurduğu bu samimi bağ, sayfalar ilerledikçe Jane’i bir kurgu karakter olmaktan çıkarıp acılarını ve büyümesini paylaştığımız yaşayan bir dosta dönüştürür.
Küçük yaşta maruz kaldığı sevgisizlik ve haksızlıklar bile Jane’in içindeki o boyun eğmez çekirdeği zedeleyemez. O, dönemin toplumunun bir kadına biçtiği “itaatkâr ve görünmez” rolünü elinin tersiyle iter; yoksul ve yalnız bir yetim olabilir ama her şeyden önce derin bir ruha, keskin bir zekaya ve sarsılmaz ahlaki değerlere sahiptir. Thornfield Malikanesi’nde Bay Rochester’ın o gizemli dünyasıyla karşılaştığında roman, sıradan bir aşk hikayesinin çok ötesine geçer. Rochester ile aralarındaki bağ iki denk ruhun birbirini bulmasıdır; fakat Jane’i edebiyat tarihinin en güçlü figürlerinden biri yapan asıl kırılma noktası, aşkı uğruna kendi kimliğinden ve özgürlüğünden ödün vermeyi reddettiği an yaşanır. Rochester’a duyduğu devasa sevgiye rağmen, kendi prensiplerini çiğnetmemek adına arkasına bakmadan kaçmayı seçmesi, onun duygularının kölesi değil, kendi kaderinin efendisi olduğunu kanıtlar.
Son derece akıcı olan bu kitabı bitirip kapağını kapattığımızda geriye sadece ruhunun esaretini kabul etmeyen, her şeye rağmen kendi küllerinden doğmayı başaran o dik duruşlu genç kadının ilham veren gölgesi kalıyor. Benim gibi dönem aşıklarının seveceğini düşünüyorum. İyilikle ve kitapla kalın.