Bir insan kendi hikâyesinin kahramanı olduğunu ne zaman fark eder?
Sıradan bir otobüs yolculuğuyla başlayan hikâye, bizi 2000'li yıllardan alıp 1890'ların İstanbul'una götürüyor.
Galata'nın, Beyoğlu'nun ve Üsküdar'ın sokaklarında dolaşırken yalnızca geçmişin izlerini değil, karakterlerin iç dünyalarındaki kırılmaları da keşfediyoruz.
Bu kitapta en çok dikkatimi çeken şey, insanın zamanla kendine bile yabancılaşabilmesi oldu.
Bazen yıllarca taşıdığımız yüklerin farkına varmıyoruz. Bazen de geride bıraktığımızı sandığımız geçmiş, hiç beklemediğimiz bir anda yeniden karşımıza çıkıyor.
İstanbul ise bu hikâyede sadece bir şehir değil; her sokağıyla yaşayan, nefes alan ve anlatıya eşlik eden bir karakter gibi...
Benim için olaylardan çok hislerin ve sorgulamaların ön planda olduğu bir kitaptı. Yer yer yavaş ilerlese de geçmiş ve bugünü iç içe geçiren atmosferiyle beni hikâyenin içinde tutmayı başardı.
Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan soru şuydu:
"İnsan gerçekten geçmişinden kaçabilir mi?"
Sizce insanın en zor yüzleşmesi geçmişiyle mi, yoksa kendisiyle mi olur?