·112 syf.··Beğendi
···Okunma: 01 Haziran 2026 23:49 Bu kitabı okurken içimde bir şeyin çıt diye kırılıverdiğini hissettim. Sanki bir kandırmacadan yaşamın gerçeklerine uyanıvermişim gibi geldi. Bir edebi eser okuyucuda sayısız farklılıkta duygu uyandırabilir. Bu hikayenin benim aynamdaki yansıması ise kahramanın yaşadığı kazadan sonra kaybettiği yüzü kadar ürperticiydi.
Yazabilmek bir marifettir, hatta okuyabilmekte. İlki yetenek ister, ikincisi de sabır. Yani herkesin harcı değildir okumak da yazmak da. Bu sebeple her ikisini de yapabildiğim için kendimle övünür, bu kümeye ait insanlar olarak ayrıcalıklı olduğumuza inanırdım. Ama insan edebiyata öylesine düz yolda giderken rastlamazdı ki. Kırılan yerden yeşerirdi edebiyat. Acının, özlemin, yitik duyguların omuzlarında yükselirdi. Işık gibiydi evet, ama yalnızca zifiri karanlıkta anlamlıydı; dosttu, bu yüzden yalnızlıkta değerliydi. Okuyorsan çaresizdin, yazıyorsan yaralıydın. Boğulmuyorken çırpınmazdın, düşmüyorken tutunacak dal aramazdın. Dostoyevski Çar’ın idam mangasının önünde ölümle yüz yüze gelmeseydi, ne Raskolnikov’dan haberimiz olacaktı, ne de Ölüler evinden. Kafka babası tarafından değer görseydi, ölümünden sonra dahi olsa kırılgan duygularına tanıklık edemeyecektik. Savaşlar, sürgünler, politik kavgalar olmasa duyar mıydık Sandor Marai’lerin Milan Kundera’ların adlarını. Romanın daha ilk bir kaç sayfası beni can evimden vururken bunları düşündüm.Ve kendime şu soruyu sordum; “ Hayatın debdebesinden, acılarımızdan kacarken, ama okuyarak ama yazarak, edebiyata sığınan bizler hakikaten ayrıcalıklı kesim miydik?”
Sorunun cevabını vermeden önce kitabı inceleyelim.
Yazarın kendi hayat hikayesinden esinlenerek yazdığı bir roman Almodovar Teoremi. Kahramanımız Antoni Matematik bölümünden başarı ile mezun olduktan sonra kız arkadaşı ile birlikte mezuniyet kutlamasından dönerken bir trafik kazası geçirir. Kazada kız arkadaşı ölür ve kendisi de yüzünü kaybeder. O günden sonra toplum içine karışamaz, hayata küser, matematik kariyerini bir kenara bırakır ve yazarlık yapmaya başlar. Bir gün Almodovar ile tanışır ve yönetmen onun hayatını film yapmaya karara verir. Bir yandan bu filmin yapım sürecini bir yandan da Antoni’nin trans kadın Lisa ile olan aşkını okuruz. Geçen yıllar içinde Antoni insanlardan uzak yaşamaya, edebitayla iç içe olmaya öyle alışmıştır ki, tıbbın gelişmesiyle yeni ameliyat yöntemlerinin ortaya çıkması ve bu vesile ile eski yüzüne kavuşabilecek olma ihtimaliyle bile alakadar olmaz. Bu kitabı bitirip kenara koyduğunuzda derin bir nefes alıp, yine de mutlu olmanın yolunu bulmuş bak ameliyat bile olmak istememiş gibi bir sonuca da varabilirsiniz. Ama bu hikaye bende böylesi iyimser duygular yaratmadı. Antoni ameliyat olmak istemiyor çünkü geçen yıllar içinde kazadan sonra ruhunda oluşan tahribatı öyle veya böyle kabullenmiş ve yeniden bir adaptasyon sürecine girmek istemiyor. Bu yeni yaşamını sevgiyle kucaklamaktan ziyade, yitikliği kabullenmek gibi geliyor bana. Bir yerde şöyle diyor; “o kaza olmasaydı hayatıma normal devam edecektim ve büyük ihtimalle- ki bu kötü bir seçenek olurdu- kız arkadaşımla evlenecektim.” Aynen öyle olacaktı Antoni. O kaza olmamış olsaydı, o gece kız arkadaşını evine bırakacaktın. Sonra ki günlerde iş bulacaktın, kız arkadaşınla evlenecektin, çocukların olacaktı, kariyerinde yükselecektin ve hayatın bu döngüde devam edecekti ve bence hiç de kötü olmayacaktı. O trans kadına düşündüğün gibi aşık değilsin ayrıca, insanlar bazen birbirlerine yaralarından, eksik yanlarından bağlanır ya, belki sığınacak başka yerleri, onları kabul edecek kimseleri olmadığı için. Bana bir çok şeyi rasyonalize ediyorsun gibi geliyor niyeyse.
Neyse işte, Antoni ile bir derdim yok. Bu kitap bana, ruhumun bir gün bir araba ile yolda giderken bir ağaca çarpıp Antoni’nin yüzü gibi darmadağın olduğu ve sonrasında çaresizce edebiyata sığındığım günleri hatırlattı. Şimdi o sorunun cevamına gelelim. Bizler yazarak veya okuyarak edebiyata sığınanlar olarak ayrıcalıklı bir kesim değiliz, bizler acılarımızdan kaçmaya çalışan çaresizler topluluğuyuz. Edebiyat da sığındığımız bir kaçış yeri, sakin bir koy değil, eciş bücüş ruhların toplaştığı düpedüz bir sirk çadırı.