En ilgi çekici yazarlardan biri olduğunu düşündüğüm Antoni Casas Ros ile tanıştığım bu otobiyografik romanı okumanın verdiği his ‘delilik’ gibi bir şeydi. İçinde birbirinden farklı pek çok şeyin bütünleştiği, sınırlarda bir delilik. Casas Ros’un yaşantısı gibi - varoluşu gibi- bir delilik. Esasında bu deliliğin nereye kadar gideceğini görecek ömrüm olsun isterim.
Gerçekliğin ve kurmacanın iç içe geçtiği romanda bir araba kazası sonunda yiten, değişen, dönüşen hayatları seyrediyoruz.
Sandra ölür, Antoni hayatta kalır, geyik evcilleşir, Lisa dönüşür.
Antoni’nin artık bir yüzü yoktur, onlarca ameliyattan sonra kazayla beraber mahvolan yüzü daha da korkunç bir hal almıştır, Picasso görse kıskanacaktır. Nihayetinde artık insan içine çıkamayan kahraman, bu okuduğumuz romanı yazmaya başlar ve Almodovar filmlerine konu olur diye düşündüğü bu hikâyenin filmleştirilmesi sürecinde Almodovar teoremini oluşturur: “Korkunç bir şeyi güzelliğe çevirmek için ona yeterince uzun süre bakmak yeter.”
Güzellik - uyumsuzluğun güzelliği-, kimliksizlik, aynılığın batağı, bir şeyin özünü kavrayamayış, diktatörlük, homofobi, şekilcilik, derinliksizlik gibi kavramları toplumun ve bireyin en hassas noktalarına odaklanarak işliyor.
Ve bunun beraberinde herkesin merakını uyandırabilecek o soruyu soruyor: “Nefretten, şüpheden, utançtan, korkudan ve tiksintiden kurtulan ne görür?”
Sahi, karanlık yönümüzü bırakarak; içimizdeki nefreti söküp atarak baktığımızda göreceklerimizi neden hiç merak etmeyiz?
Yoksa merak etmeye cesaret mi edemeyiz çoğunlukla?
Konforlusun diye çıkmadığın o alanın sana verdiği zararların farkında mısın?
İnsan layık değil midir bunlardan azade göreceği şeylerin vereceği mutluluğa?
Karanlığımızı içimizden atmak değil belki, onunla barışmak mı, onu kabul mü etmek gerek?
Peki bu