Kafa Dergisi'nden beri Aylin Balboa'nın diline az çok aşinaydım. Bu yüzden kitabı okurken yabancılık çekmedim. Tam tersine, yıllardır tanıdığım birinin anlattıklarını dinliyormuş gibi hissettim. Belki de bu yüzden sayfalar su gibi aktı. Çünkü anlatılanlar kurgu olmasına rağmen fazlasıyla gerçek hissettiriyor.
Kitabın en sevdiğim tarafı, yas ve özlem gibi ağır duyguları anlatırken bunu büyük laflara yaslanmadan yapabilmesi oldu. Bir kaybın ardından geride kalan boşluğu, hatırlamanın bazen ne kadar yorucu bazen de ne kadar kıymetli olduğunu çok sade ama etkili bir dille anlatıyor. Üstelik bunu yaparken okuru sürekli hüzne boğmuyor.
Hatta itiraf etmeliyim ki bazı bölümlerde gerçekten kahkaha attım. Osman'ın etrafında şekillenen anılar, gündelik hayatın absürt tarafları ve karakterlerin doğallığı öyle samimi aktarılmış ki bir sayfada boğazın düğümlenirken birkaç sayfa sonra kendini gülümserken buluyorsun. Sanırım kitabın en güçlü yanı da burada saklı.
Kitabın çıkış noktasında kişisel bir kaybın izleri hissedilse de Osman zamanla tek bir kişiden çok daha fazlasına dönüşüyor. Okurken bazen bir dostu, bazen aileden birini, bazen de hayatından eksilmiş herhangi birini hatırlatıyor. Bu yüzden anlatılan hikâye bir noktadan sonra yalnızca yazara ait olmaktan çıkıp okurun da hikâyesine dönüşüyor. Ben sevdim