·352 syf.····Okunma: 10 Haziran 2026 11:14 İnsanın donması için illa karın altında kalması gerekmiyor, bazen hatıralar da insanı yavaş yavaş donduruyor. Soğuk sadece mekânın soğuğu değil burada; insanın içine, geçmişine, vicdanına, hatta aklına kadar işleyen bir şey. Kitabı okurken sürekli o ayazı hissettim. Sanki her cümlede biraz daha nefes buğulanıyor, insan biraz daha kendi içine kapanıyor.
Romanın merkezinde doğuda askerlik yapan Asil var. Nöbetler, kar, disiplin, yalnızlık, ölüm fikri ve insanın kendi zihninin içinde dönüp duran o karanlık sesler… Ama Ziyan sadece askerlik anlatısı gibi kalmıyor. Bir noktadan sonra geçmiş bugünün içine hayalet gibi sızıyor. Ziya Hurşit’le kurulan o yarı gerçek yarı sanrılı alan kitabı bambaşka bir yere taşıyor. Tarih dediğimiz şey de bazen böyle değil mi zaten? Bitmiş gibi duruyor ama bir yerden çıkıp insanın boğazına yapışıyor.
Bir de Asil’in bizi ister istemez Azil'e doğru yönlendiren tarafı var. Bunu sadece iki roman arasında bağlantı kurulmuş diye okumamak lazım. Günday’da bazı karakterler kendi romanlarında kapanıp kalmıyor; başka bir kitabın kapısını da aralıyorlar. Asil’in içindeki soğuk, yabancılaşma ve kendine bile uzak düşme hâli *Ziyan*da başka bir renge bürünüyor. Sanki Azil de başlayan karanlık, burada askerî bir ayazın içinde tekrar nefes alıyor. Bu bağlantıyı fark etmek, kitabı benim gözümde daha da ilginç yaptı.
Hakan Günday’ın dilini seven biri olarak burada yine o sert, karanlık, bazen insanın yüzüne tokat gibi çarpan cümleleri buldum. Adam bazı şeyleri süslemiyor; acıyı da, çürümeyi de, insanın içindeki karanlığı da doğrudan koyuyor önümüze. Ama dürüst olayım, bazı yerlerde o keskin tespitler hikâyenin önüne geçiyor gibi geldi bana. Günday okurken bunu bazen yaşıyorum: Cümle çok güçlü, fikir çok sert, ama bir noktadan sonra metin “bak şimdi sana ne göstereceğim” der gibi fazla bastırabiliyor. Yine de bu onun yazarlığının bir parçası sanırım; rahatsız etmekten çekinmeyen bir kalem.
Beni en çok etkileyen şeylerden biri, kitabın ölüm düşüncesini romantikleştirmeden, daha çok bir sıkışma hâli olarak vermesi oldu. İnsan bazen ölmek istediği için değil, bulunduğu yerden hiçbir çıkış göremediği için o karanlık fikrin etrafında dolaşıyor. Asil de bana biraz böyle geldi. Soğukla, askerlikle, geçmişle, tarihî bir hayaletle değil sadece; kendi içinde büyüttüğü karanlıkla da nöbet tutuyor sanki. Ve o nöbet hiç bitmiyor.
Ziyan herkese kolay açılacak bir kitap değil. Başlarda zorlayabilir, hatta ben nereye düştüm?dedirtebilir. Ama Hakan Günday’ın karanlık atmosferini, askerlik psikolojisini, tarih ile bireysel çöküşün birbirine karıştığı metinleri seven okur için özel bir yerde duruyor. Bana kalırsa bu kitap, insanın sadece yaşadıklarından değil; taşıdığı, hatırladığı, unutamadığı şeylerden de nasıl yıkılabileceğini anlatıyor.
Okuyanlara keyifli okumalar.