Zülfü Livaneli’nin o şefkatli, derin ve toplumsal hafızayı canlandıran usta kalemiyle, İstanbul’un o eski, asil ve çok kültürlü ruhu ile modern dünyanın acımasız, rantiye çarkları arasında sıkışıp kalmış bir kadının sarsıcı hikayesini içim sızlayarak okudum. Yazar; Boğaziçi’ndeki bir yalıda doğup büyüyen ve bir gün aniden evinden, anılarından, geçmişinden koparılarak sokağa atılan Leyla Hanım’ın o vakur direnişini anlatırken, arka planda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, oradan günümüze uzanan o büyük toplumsal ve mimari dönüşümü muazzam bir tarih bilinciyle işlemiş.
Leyla Hanım’ın, hip-hop kültürüyle yoğrulmuş asi ve yaralı bir genç kız olan Roxy ve onun dünyasıyla kesişen o sıra dışı dostluğu, ön yargıların nasıl yıkılabileceğini ve köklerin insanı nasıl ayakta tuttuğunu çok sıcak bir dille gözler önüne seriyor. Bir tarafta asalet ve anılar, diğer tarafta göçler, hırslar ve yeni dönemin acımasızlığı... İstanbul’un o kaybolan çok renkli kimliğine yakılmış hüzünlü bir ağıt niteliğinde olan, aidiyeti, dostluğu ve "ev" kavramının sadece dört duvardan ibaret olmadığını anlatan, hem kalbe hem de vicdana dokunan çok güçlü bir Livaneli başyapıtıydı.