Halid Ziya Uşaklıgil’in o ağdalı, görkemli ve döneminin ruhunu iliklerine kadar hissettiren o devasa kalemiyle; Servet-i Fünun döneminin o melankolik, içe dönük atmosferinde, hayalleri ile hayatın acımasız gerçekleri arasında sıkışıp un ufak olan Ahmet Cemil’in o trajik hikayesini derin bir hüzünle okudum. Yazar; edebiyat dünyasında büyük bir devrim yapma arzusuyla yanıp tutuşan, o her şeye umutla, mavi bir gökyüzü altından bakan genç bir şairin, Babıali’nin o entrikalı, acımasız çarkları ve hayatın peş peşe indirdiği darbelerle nasıl simsiyah bir geceye, mutlak bir hayal kırıklığına sürüklendiğini muazzam bir psikolojik ve sosyolojik derinlikle işlemiş.
Ahmet Cemil’in şahsında o dönemin aydın kuşağının marazi ruh halini, yalnızlığını, uçurumun kenarındaki naifliğini ve aşkı da içine alan o büyük trajediyi İstanbul’un o yağmurlu, dumanlı dekorunda öyle güçlü anlatmış ki Türk edebiyatında Batılı anlamdaki ilk modern romanın neden bu eser olduğunu her sayfada yeniden anladım. O masmavi umutların yerini alan simsiyah bir hüsranın, hayal ve hakikat çatışmasının o en görkemli, en sarsıcı ve zamansız başyapıtıydı.