Franz Kafka’nın o tekinsiz, labirentleri andıran ve insan varoluşunun en kuytu, en karanlık köşelerine sızan o keskin zihniyle; hayata, ölüme, günaha, iyi ve kötüye, kötülüğün o muazzam baştan çıkarıcılığına dair tuttuğu o felsefi aynanın karşısında büyülenerek durdum. Taşrada, bahçeli bir evde inzivaya çekildiği bir dönemde kâğıda döktüğü bu yoğun, kısa ama her biri birer atom bombası etkisi yaratan aforizmalarında yazar; insanın kendi içsel hapishanesini, modern dünyanın o saçmalığını ve tanrısal olanla kopan o kadim bağını muazzam bir teolojik ve varoluşsal derinlikle işlemiş.
Sıradan bir okuma değil, her bir cümlenin üzerinde saatlerce, belki de günlerce düşünmeyi gerektiren, insanın kendi vicdanıyla ve hiçliğiyle yüzleştiği bir içsel hesaplaşma seansı gibiydi bu kitap. Kafka’nın o bildiğimiz çaresiz, bürokratik karamsarlığının ötesinde, bu kez adeta bir bilge gibi insan doğasının o değişmez trajedisini, cennetten kovuluşun o bitmeyen sancısını kelimelerle rafine ettiği, bittiğinde bile zihinde o tekinsiz soruları yankılatmaya devam eden, dünya edebiyatının ve felsefesinin en sarsıcı, en derin ve zamansız başyapıtlarından biriydi.