Maksim Gorki’nin o güçlü, devrimci ve emeğin kutsallığını insanın içine işleyen usta kalemiyle; Çarlık Rusyası’nın o karanlık, ezici ve fabrikaların isiyle kararmış atmosferinde, bir annenin evladıyla birlikte adım adım nasıl uyandığını ve bir halkın vicdanına dönüştüğünü büyük bir hayranlık ve sarsıntıyla okudum. Yazar; hayatı boyunca şiddet görmüş, sinmiş ve korkuyla yoğrulmuş Pelageya Vlasova’nın, oğlu Pavel’in yaktığı devrim meşalesinin peşinden giderek o saf anne şefkatini nasıl kolektif bir cesarete dönüştürdüğünü muazzam bir sosyolojik ve psikolojik derinlikle işlemiş.
Sadece bir siyasi mücadelenin ya da yaklaşan bir devrimin hikayesi değil; korkunun yerini inanca, cehaletin yerini bilince bıraktığı o muazzam insani dönüşümün manifestosudur bu kitap. İşçi sınıfının o ağır yaşam koşullarını, yoksulluğu ve baskıyı anlatırken, arka planda insanın insanı sömürmediği bir dünya idealini öyle sıcak ve inançlı bir dille örmüş ki fabrikalardan sokaklara taşan o adalet çığlığını iliklerime kadar hissettim. Bittiğinde, "Bizim kanımız asil bir amaca akıyor!" diyen o sesin yankısıyla insanı umutla dolduran, toplumcu gerçekçi edebiyatın öncüsü, anıtsal ve zamansız bir başyapıttı.