Nihal Atsız’ın o sert, tavizsiz, adeta bir kılıç parıltısı gibi keskin ama bir o kadar da derin, lirik ve marazi kalemiyle; Cumhuriyet tarihinin en şahsına münhasır, en karanlık ve varoluşsal psikolojik romanlarından birinin, Selim Pusat’ın o trajik iç cehenneminin tam ortasına daldım. Yazar; idealleri, askerlik onuru ve inandığı değerler uğruna her şeyini kaybeden eski bir yüzbaşının, bir yandan geçmişin hayaletleriyle, diğer yandan ise hayatına giren gizemli Güntülü vesilesiyle kendi ruhunun en ücra dehlizlerinde uyanan o amansız tutkuyla savaşını muazzam bir trajik derinlikle işlemiş.
Sadece bir karakter analizi değil; eski Türk mitolojisinin, efsanelerin, reenkarnasyon motiflerinin ve "ebedi askerin" o değişmez yazgısının modern bir dille harmanlandığı, adeta bir şizofreninin sınırlarında gezen muhteşem bir alegoridir bu kitap. Selim Pusat’ın o gururlu ama her gün biraz daha parçalanan zihnini, vicdan mahkemesini ve Leyla ile Güntülü arasında sıkışan o mistik aşkını okurken; o tekinsiz, Melankolik ve boğucu atmosferi iliklerime kadar hissettim. Türk edebiyatında eşine az rastlanır türden bir ruhsal otopsi niteliği taşıyan; gururun, sadakatin, deliliğin ve kaderin o en karanlık, en sarsıcı ve üslubuyla insanı büyüleyen o ölümsüz klasiklerinden biriydi.