İnsan nasıl yaşamalı? Hangi amaç uğruna hayatını devam ettirmeli? Yaşarken hangi değerleri gözetmeli? Yaşamında hangi değerleri kendine rehber olarak seçmeli? Yaşarken neleri korumalı? Yaşamında neler için mücadele etmeli ve savaşmalı? Bir inaanın yaşam mottosu ne olmalı? Yazarımız Roger-Pol Droit tüm bu sorulardan yola çıkarak yazma serüvenine başlıyor ve ortaya "Alice Fikirler Diyarında" çıkıyor. Adından da anlayacağınız üzere Lewis Carroll ve dünyaca ünlü "Alice Harikalar Diyarında" eserine selam çakılıyor. Benzerliklere baktığımızda, kahramanımızın adı Alice ve yine bir tavşan deliğine çekiliyor. Ancak bundan sonrasında, kurgu çok farklı ilerliyor. Roger-Pol Droit, kurgusuyla felsefeyi iç içe geçiriyor. Felsefeyi sıkıcı bir tarih dersi kıvamından çıkarıyor ve romanının kurgudan sonraki en önemli parçası haline getiriyor. Geçmişten günümüze fikirlerin ortaya çıkışını ve gelişimini, insanlığı ve yüzyıllar boyunca dünyanın nasıl değiştiğini gözler önüne seriyor. Ana kahramanın yolu boyunca dönemine ışık tutmuş pek çok önemli filozof karşımıza çıkıyor ve sanki ben de romanın kahramanıyla empati kurup değerli filozoflarla konuşuyormuşum gibi hissettim. Droit, okuru kurgunun içine başarıyla katmayı beceriyor ve bunu yaparken de çaktırmıyor. Kitabın tüm bu etkileyiciliğinde, yazarın bir filozof ve akademisyen olmasının rolü büyük. Çok beğendiğim bir roman oldu.
Alice, artık genç bir kız olmuş ve artık çocuk olmadığının farkında... Dünyayı farklı algılamaktadır ve insanlık konusunda derin soruları bulunur. İnsanları bekleyen küresel tehlikeler konusunda endişelidir. İnsanlığın nasıl yaşaması gerektiği hakkında oldukça düşüncelidir. Bir yandan da dövme konusunda takıntılıdır ve koluna hayat mottosu olarak yazdırabileceği bir söz aramaktadır. Tüm düşünceleri onu bir tavşan deliğine getirdiğinde, kendini Diyar'da buluyor. Burası düşüncelerin ve fikirlerin dünyası, üstelik ona kılavuzluk eden 'Bilge' ve 'Çılgın' adlı iki farede bulunuyor. Yolculuk, Sokrates ile başlıyor. Alice burada insanlığın gerçekliğini, iyiliğin ve kötülüğün Sokrates süzgecinden tanımını öğreniyor. Platon ile 'idealar evreni'ne dalıyor. Aristoteles ile fikirlerin inşa edilebileceğini görüyor, dostluk türlerini öğreniyor. Diyojen ile yalnızca bedenin ve 'şimdi'nin önemli olduğunu, doğaya dönmenin önemini ve tüm gereksizlerden kurtulmak gerektiğini görür. Epikür ile tanışır, asıl mutluluğun sıkıntıların giderilmesi ve zevklerden uzak sakin bir hayat yaşanması olduğunu deneyimler.
Marcus Aurelius karşısına çıktığında stoacılığın temel prensiplerini öğrenir. Alice bu sohbette sağduyu felsefesini, iyi ya da kötü gerçekleşen her şeyi kabul edip daha iyisini yapmak için savaşmak gerektiğini anlar. İbranilerle tanışır. Hindu felsefesine adım atar, yaşamın dört amacını deneyimler. Kadın filozof Hypatia'nın canice katledilişini görür. İnanç ve Tanrı konusunda önemli düşünürlerin fikirlerini görür, bir kafa karışıklığı yaşar. Montaigne ile kişiliğin ve olduğu kişiyi kabul etmenin önemini algılar, anlayışlı ve hoşgörülü olmanın insana iyi geleceğini anlar. Machiavelli ile siyaset ve gerçeklik kavramları hakkında düşünür. Spinoza felsefesiyle tanışır, gerçeklik ve mükemmellik arasındaki bağ kafasını karıştırır. Louise Dupin ile cinsiyet eşitliğinin çıkış noktasını deneyimler. Voltaire'den lüks için yaşamak gerektiğini ve mutluluğu hayatın içinde aramanın mantığını öğrenir. Jean-Jacques Rousseau ile karşılaştığında, medeniyet ile sanat ve bilim alanındaki ilerlemelerin erdemleri olumsuz etkilediğini anlar. Hegel ve Karl Marx ile tanışır; toplum ve dünya bazında fikirlerin yolunu irdeler. Nietzsche ile yaşam ile şüphe arasındaki bağlantıyı deneyimler.