4/10
·480 syf.··
2026 11. kitabı
Veyl Kötülerin Şehri, fikir olarak beni heyecanlandıran ama okudukça potansiyelini kullanamadığını düşündüğüm bir kitap oldu. Kitabın konusu aslında oldukça ilgi çekici suçluların toplumdan tamamen dışlanıp özel bir ada hapishanesine gönderildiği, burada işledikleri suçlara göre renklere ayrıldığı ve her bölgenin kendi öncüsü tarafından yönetildiği bir sistem kurulmuş. Katiller, hırsızlar, kaçakçılar ve diğer suçlular aynı adada kendi düzenlerini oluşturuyorlar. Ana karakter Yekta ise bir Gri yani suçunun ne olduğu kesinleşmemiş, neden burada olduğunu bilmeyen ve hafızasını kaybetmiş bir karakter. Kâğıt üzerinde bakıldığında oldukça güçlü bir distopya fikri var ne yazık ki kitap bu fikrin derinliklerine inmeyi tercih etmek yerine çoğu zaman romantik ilişkilere ve karakterler arasındaki çekişmelere odaklanıyor. En çok adanın kendisini merak ettim bölgeler arasındaki güç savaşlarını, öncülerin politik hamlelerini, insanların nasıl hayatta kaldığını, bu düzenin nasıl işlediğini görmek istedim. Çünkü yazarın kurduğu dünya buna son derece müsait. Fakat hikâye ilerledikçe bunların çoğu arka planda kalıyor ve yerlerini karakterler arasındaki flörtleşmeler alıyor. Oysa bu kadar ilginç bir evren varken sayfalar boyunca imalı konuşmalar, laf sokmalar ve romantik gerilim okumak bana büyük bir fırsatın kaçırılmış gibi hissettirdi. Dünya ile karakterlerin birbirine uymaması bize anlatılan yer katillerin, suçluların ve şiddetin kol gezdiği bir ada hapishanesi. İnsanların sürekli ölüm tehdidi altında yaşadığı söyleniyor. Fakat karakterlerin davranışları çoğu zaman bu dünyanın ciddiyetini yansıtmıyor. Özellikle bazı sahnelerde kendimi bir distopya değil de romantik gençlik romanı okuyormuş gibi hissettim. Sürekli birbirine laf atan, imalı konuşan, gereğinden fazla rahat davranan karakterler okudum. Ölümün ve hayatta kalma mücadelesinin merkezde olması gereken bir hikâyede karakterlerin zaman zaman ergenlik seviyesinde tartışmalar yaşaması bana oldukça yapay geldi. Yekta karakteri de ne yazık ki beni ikna edemedi. Kitap boyunca güçlü gösterilmeye çalışılan bir karakter olmasına rağmen ben onu gerçekten güçlü hissedemedim. Sert konuşuyor, tehdit ediyor, karşı çıkıyor ama bunların çoğu sözde kalıyor. Ayrıca hafızasını kaybetmiş, kimseyi tanımayan ve sürekli tehlike altında olan bir insanın insanlara bu kadar hızlı güvenebilmesini de inandırıcı bulmadım. Kitap boyunca sık sık Bu kişiye neden güveniyor?, Bu kadar kısa sürede neden bu kadar yakın hissediyor? diye düşündüm. Özellikle Asil ve Kunter ile olan ilişkilerinde bu durum daha da belirginleşiyor. Asil ve Kunter meselesi ise en çok yorulduğum taraflarından biriydi. Bir tarafta güvenilir ve koruyucu görünen erkek karakter, diğer tarafta tehlikeli ve karanlık geçmişe sahip erkek karakter var. Ortada da kadın başkarakter bulunuyor. Bu yapı artık o kadar sık kullanılıyor ki beni şaşırtmadığı gibi hikâyeyi de tahmin edilebilir hale getirdi. Daha büyük sorun ise karakterlerin birbirlerine karşı hissettikleri duyguların inanılmaz hızlı gelişmesi. Birbirlerini doğru düzgün tanımadan güvenmeye, önemsemeye ve özel hissetmeye başlıyorlar. Ben okur olarak bu duyguların oluşum sürecini göremedim. Sonuçlarını gördüm ama gelişimlerini göremedim. Bu yüzden ilişkiler doğal değil, hızlandırılmış gibi hissettirdi. Özellikle Kunter karakteri benim için hiç çalışmadı. Hikâyenin başında son derece tehlikeli ve korkutucu biri olarak tanıtılan bir karakterin kısa süre sonra romantik ilgi odağına dönüşmesi bana yapay geldi. Kunter'in Yekta'ya olan ilgisini okurken sürekli yazarın beni bu ilişkiye ikna etmeye çalıştığını hissettim ama ben ikna olamadım. Karakterin tehditkâr yönü ile romantik yönü arasında yeterince güçlü bir geçiş kurulamadığını düşünüyorum. Bu yüzden kitap boyunca ne Kunter'e ne de Asil'e karşı bir yakınlık hissedebildim. Toplumdan dışlanmış suçluların yaşadığı, devletin destek vermediği bir ada beklerken karşıma malikaneler, şaraplar, lüks kıyafetler ve gösterişli yaşam alanları çıktı. Kitap bunları açıklamaya çalışsa da ben yine de tam anlamıyla ikna olamadım. Böyle bir ortamdan daha yıkık, daha sert ve daha çaresiz bir görüntü bekliyordum. Bu yüzden ada atmosferi zaman zaman kendi mantığını zayıflatıyormuş gibi geldi. Beni en çok hayal kırıklığına uğratan şey ise kitabın sahip olduğu potansiyeldi. Çünkü bu kurgu çok daha güçlü bir hikâyeye dönüşebilirmiş. Öncüler arasındaki entrikalar, bölgesel savaşlar, güç mücadeleleri, ihanetler, hayatta kalma stratejileri ve ada düzeni çok daha detaylı işlenebilirdi. Karakterler daha stratejik, daha soğukkanlı ve daha zeki yazılabilirdi. Böyle bir dünyada karakterlerin romantik gerilimlerden çok hayatta kalmaya ve güç kazanmaya odaklanmasını beklerdim. Ne yazık ki kitap çoğu zaman kendi en ilginç taraflarını geri plana atıp romantik dinamikleri öne çıkarmayı tercih etmiş. Kötü bir fikir üzerine kurulmuş bir kitap değil. Aksine, oldukça ilgi çekici ve merak uyandıran bir dünyaya sahip. Ancak benim için bu dünya, karakterlerin ve romantik ilişkilerin gölgesinde kalmış. Kitap boyunca en çok ilgimi çeken şey ada ve onun işleyişiyken, en çok karşıma çıkan şey karakterler arasındaki ilişkiler oldu. Bu yüzden kitabı bitirdiğimde aklımda kalan düşünce, kötü yazılmış bir fikir okuduğum değil; çok daha iyi olabilecek bir fikrin tam anlamıyla değerlendirilememiş hâlini okuduğum oldu. Benim için bu kitap, potansiyeli uygulamasından daha güçlü olan eserlerden biri olarak kaldı.
Veyl - Kötülerin ŞehriFatma Şamata · Artemis Yayınları · 2025488 okunma
·
35 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.