Saatleri Ayarlama Enstitüsü Müdiriyet-i Umûmiyesi’ne
Sayın Tanpınar,
Bu mektup, geçmiş zamanın tozlu raflarına terk edilmiş bir özlemin yankısını taşımakta her bir harfim, İstanbul’un tüm ihtişamıyla yansıdığı o tabloların nesneleşmiş anlara atılmış bir çentik, her bir cümlem ise yaşanmamış günlerin çetelesini tuttuğum ruznâmeden alıntıdır.
Zamana çentik atmaya başladığım o ilk andan itibaren bu güne değin süren bu gecikmişlik hâli, Mübarek’in çarkları arasında daha da bilenerek dışa vurmaya devam ediyor.
Eskimiş yüzlerin bir izdüşümü olan bu gecikmişlik beyanı, aklımı kalbimin çekmecesinden çıkardığım o "geniş zaman" algısına ram olduğum şu ezelî ve ebedî saniyeden itibaren nihayete eriyor. Kalemim parmaklarımın esaretinden kurtulup ürkek ve marazlı sözcüklerim, kırık kanatlarıyla Boğaz’ın sisli sularına doğru yola çıkmaya hazırlanırken zarfımı anın geniş ufkuna emanet ediyor, pulunu geleceğin meçhul boşluğuna mühürleyip tüm zamanları içine alan bu müşterek iç döküşü, bu hüzünlü senfoniyi sizinle paylaşıyorum.
İnsan, fikirlerini büyütüyormuş meğer kendi tenhalığında... Ben de büyüttüm yıllarca söylencelerin ağırlığını omuzlarımda. Tıpkı Nuri Efendi’nin saatlere yüklediği anlamlar gibi suyun derinliğindeyken ağır, yüzeye çıktığında "incir çekirdeğini" dahi doldurmayacak bir hiçlik... Şimdi tüm bu anlamları "sahnemin dışında" bırakıp bu içi boş ama muazzam derecedeki ağırlıktan, dipsizliğin o derin uğultusundan kurtuluyorum nihayet.
Evvelce zatıalinize arz ettiğim o "sükût provası" meselesi –doğrusu ben bu durumu aristokratik bir inzivada ruh terbiyesi sanıyordum ki yanılmışım– zihnimde, metruk bir mabedin estetiğiyle örülmüş bir girdaba dönüştü. Dayanılmaz hâle gelen bu trajik ciddiyeti, bu yapay mukaddesatı muhafaza edebilmek uğruna kalbime çıkan tüm yolları kapattım. İçimde filizlenen taze sürgünleri titiz bir bahçıvan üslubuyla hiç acımadan budadım. Bu yüzden beklentilerim, infaz hükmü verilen bir suçlunun hiç gerçekleşmeyecek o son isteği gibi zamanın boşluğunda (muâllakta) asılı kaldı.
Kendi yarattığım bu sükûnetin dehlizlerine çekilsem de huzursuzluk sendromuma çare arayan suskunluğumun "Yüce Kurultayı" bir türlü dağılmak bilmedi. Günlerce süren o marazi toplantıların neticesinde, zihnime bir suskunluk heykeli dikilmesine karar verdiler. Bu münasebetle, İspritizma Cemiyeti’nin o muhterem üyelerine; gaipten hüzünlü sesler devşiren gölgelerine ve hiç konuşmadan, oy birliğiyle bu kararı alan o suskun heyete minnettarım. Zira bu sessiz ve sözsüz topluluk, dış dünyamda kurmaya çalıştığım o sahte "ayarlama" arzusunu, içime kuran teşkilatın tâ kendisidir. Onlar, ruhanî sessizliğimin müsebbibi olan "ruh memurları"dır.
Zamanın estetiğini ve yekpare akışını herkesten iyi bilen bir Üstat’a anlatabilmek için kelimelerimin kifayetsiz kaldığının farkındaydım. Yıllarca ruhunun rengi solmuş, mürekkebi uçmuş satırlar arasında beyhude dolanıp durmuşum meğer. Halit Ayarcı’nın o "her şeyi düzelten" formüllerinin altındaki boşluk gibi ara sözlerden ibaret, içi boşalmış hikâyelerin sahte kahramanlarını tanımaktan bitap düşmüşüm. Her şeyi zamandan sonra öğrenmek, her yere zamandan sonra varmak demekmiş. Vardım, evet! Ancak vardığım o sonsuz eşikte (müntehada) benden başka kimse yoktu. Bilinmezliğin o labirentinde insanın kendisinden başka refakatçisi olmuyormuş. Bu mutlak tenhalıkta anladım ki, her önceliğin bir sonu var ve o mukadder akıbete varmak kaçınılmazmış.
Şu an, bu önceliğin son labirentinde kaybolmamak için kader saatimi yeni başlangıçlara ayarlıyorum. Tıpkı Enstitü’nün o gayrimuayyen mesai saatlerine mahkûm edilmiş zaman sürgünleri gibi yol arkadaşım başımdaki bu kalabalık yalnızlık, rol arkadaşım ise son hikâyemin hayalî kahramanı, rüyalarımın efendisi... Tıpkı sizin roman karakterleriniz gibi hüznün sokaklarında kendi hüsranını besteleyen, kendi hayatının figüranı olmaktan öteye geçememiş, mağlup olmaya mahkûm edilmiş bir kahraman bu. Aramızda, işçiliği kusursuz bir sanat eseri gibi duran bu "karşılıklı nezaket" duvarını yükseltiyoruz durmadan.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün o göz boyayan binaları gibi, harcı sükûtla karılmış, çıkış kapısı olmayan bir rüya duvarı bu.
Oysa ruh saatim meçhul bir vuslatın şafağına kuruluydu. O an geldiğinde, aradaki perdelerin kalkacağını düşünürken çarklar dönüyor, zemberek o gizli nizamıyla işliyor sanıyordum. Sonra anladım ki mesele saatte değil, zamanın bizzat kendisindeymiş. Zaman, kadranlara hapsedilen aksamlar gibi ehlileştirilemiyor; insanı ve onun küçük trajedilerini ciddiye almıyormuş. Zaman; soyut, hoyrat, gaddar ve avuçlarımdan kayıp gidecek kadar akışkanmış. Akrep ile yelkovanın devridaimi, kavuşmaya değil; beklemenin o eli sopalı disiplinine hizmet ediyormuş. Mübarek’in o meşum tıkırtısı gibi, bu geç kalmışlık da benim şahsi cehennemim, ruhumun arafı oldu.
Bütün bu hengâmede ne bir limana sığınabildim ne de bir karaya kök salabildim. Yalnızlığın dipsiz sularında, Enstitü’nün hiç var olmamış o muazzam varsayımı gibi, Ahmet Zamanî Efendi’nin hayalî biyografisini şahsi otobiyografime uyarlayan bir "yoksayarım" artık...
Bazen mazinin o durgun koyuna demir atıp kadere teslim oluyorum, bazen de geleceğin tekinsiz fırtınasına kapılıp isyankar bir çakıl taşı gibi kıyıya vuruyorum. Böyle anlarda sizin o eşsiz dizeleriniz geliyor aklımın hiç uğramadığı o ıssızlığa:
"Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında."
İşte Üstadım, ben o tekinsiz arafta zamanın tam ortasındayım. Zamanın çarkları arasında yorgun bir esir, zamanın ekseninde kendi içine dönen ancak kendi çehresine bile yabancı bir seyyahım. Bir nevi "sümüklüböcek yalnızlığı" bu zamanın içinde tek kişilik bir dünya... Zamanın dışında evreni yutacak büyüklükte bir kara delik. Kısacası yalnızlıkla olan dostluğum "Baki" kalacak gibi. Bu sözsüz, nefessiz fakat şuurlu bir "sükût provası" ve kalbim, bu metruk beytin ev sahipliğini üstlenmiş durumda. Asıl muamma şu ki Üstadım, hayattan bu denli yalıtılmışken bu sorgulama hâli nasıl bu kadar diri kalabiliyor? Bu, reddi mümkün olmayan, müebbet bir ruh memuriyeti gibi... Enstitü’nün o büyük fırtınadan sonra bile evrak üzerinde yaşayan kadroları gibi, amacı olmayan bir hizmete ek bedeller ödüyorum.
Huzurunuzda itiraf etmeliyim ki kalbim, bütün bu imkânsızlıkların yerleşkesidir. Yola çıkmadan evvel olmazların zırhını kuşanan bendim, kalp atışlarımın sesini susturup duyulmamayı isteyen de...
Gözlerimin perdesini indirip dünyaya mutlak hâkikati görmezden gelerek görünmez olmayı isteyen de bendim.
"Kalbi soğuyanın sona erermiş savaşı..."
Peki ya ruhu soğuyanın? Ruh soğuyunca dünya dışında bir yer bulup kendine hayatın o sahte ışığından, belirsizliğin bunaltısından kaçıp huzurlu bir rüya iklimine sığınıyormuş.
İnsanların aksine benim dünyamın çizgileri keskin değil köşeleri yok. İstikametim ufuklarda kaybolmuyor bilakis özlem duyduğum, gördüğüm ve duyduğum her şeye "güllerin kokusuna" bile dokunabiliyorum.
Bu yüzden korkmuyorum adım atmaktan, yalpalayıp düşmekten...Korkmuyorum bu yüzden hiç başlamamış hikâyelerin sonunu yazmaktan.
Dünya saatimi hayatın ritmine göre ayarlayamadım belki ama dünyanızı "sahnenin dışından" izlemeye devam ediyorum.
Ve aramızdaki zaman farkı gitgide artıyor. Saniyelerin o aceleci ilerleyişi yüzünden kör tesadüflerin hiçbirinde çıkmıyorsunuz karşıma... Saatimin o vakur ancak her şeyi öğüten yürüyüşüne direnç gösterip dakikaların on ikiden vuruşlarına karşı hâlâ dimdik durmaya çalışıyorum.
İşte Üstadım,
Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün o loş koridorlarında unuttuğunuz, dışarıdan bakıldığında çarkları dönüyor gibi görünen ama iç cevheri (kalbi) çoktan durmuş o bozuk saat benim.
Mektubuma son verirken sizi hürmet, sükût ve zamansızlıkla selamlıyorum.
Zamanın içinden geçen bir rüya ikliminde yeniden buluşmak dileğiyle...