Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini okurken içimde uyanan ilk duygu, o kavurucu Çukurova sıcağının tam ortasında, boğazımı düğümleyen o derin çaresizlik oldu. Kitap boyunca kendimi Değirmenoluk köyünün çakırdikenleri arasında, Memed’le birlikte yalınayak koşarken, onun can acısını kendi tenimde hissederken buldum. Yaşar Kemal öyle bir dil yaratmış ki, sayfaları çevirdikçe o toprağın kokusunu duyuyor, rüzgarın uğultusunu işitiyor ve insanın insana ettiği zulmü gördükçe içten içe büyük bir öfke büyütüyorsun. Abdi Ağa’nın o doymak bilmez gücü, köylünün üzerindeki o sindirilmiş, kabullenilmiş korku içimi daralttı; "Neden kimse ses çıkarmıyor?" diye isyan etmek isterken, aslında o korkunun insanı nasıl felç ettiğini çok derinden hissettim. Memed’in dağa çıkışı, sevdiklerini koruma çabası ve Hatçe’ye olan o saf sevdası içimdeki o karanlığı biraz olsun dağıttı ama her darbede, her kayıpta onunla birlikte benim de yüreğim kanadı. O gencecik çocuğun omuzlarındaki yükün ağırlığı altında ezilirken, aslında onun hırslarından değil, tamamen mecburiyetten, başka hiçbir çaresi kalmadığı için o tüfeği eline aldığını görmek canımı çok yaktı. Memed dağlarda izini kaybettirip o efsanevi mavi duman olup uçtuğunda, içimdeki o öfke ve hüzün yerini garip bir hafiflemeye, göğsümü kabartan bir umuda bıraktı. Kitabın kapağını kapattığımda anladım ki, içimde yankılanan şey sadece geçmiş bir dönemin hikayesi değil; haksızlığa karşı ne zaman boyun eğecek gibi olsam içimde uyanacak olan o hiç sönmeyen adalet ateşi ve "Hayır!" diyebilmenin o asil, insanı insan yapan gücüymüş.