Hakan Günday, Türk edebiyatının yeraltı tonlarını en sarsıcı, ham ve felsefi şekilde işleyen bu eserinde; hayatları Türkiye'nin bir ucundan diğer ucuna uzanan iki karakterin, Derdâ ve Derda’nın yollarının kesiştiği o karanlık, şiddet dolu ve tekinsiz labirenti anlatıyor. İsimlerinin aynı, kaderlerinin ise birbirinin aynası olduğu bu hikaye; çocuk yaşta evlendirilen bir kız çocuğu ile mezarlıkta büyüyen bir oğlanın acı dolu büyüme sancılarını, maruz kaldıkları insanlık dışı yozlaşmayı ve suçu merkezine alıyor.
Yazar; din, toplum, adalet, tarikatlar ve modern kölelik gibi tabuları muazzam bir kelime cambazlığı ve sert bir üslupla masaya yatırırken, harflerin ve kelimelerin dünyayı nasıl hem cehenneme hem de bir kurtuluş sığınağına dönüştürebileceğini gösteriyor. İnsanın içindeki o saf kötülüğü, sistemin çürümüşlüğünü ve nihayetinde "az" ile yetinmek zorunda bırakılan hayatların ne denli büyük patlamalara gebe olduğunu yüzümüze vuran, okuru adeta nefessiz bırakan bir modern zaman ağıtı.