Madeline Miller’ın büyüleyici eseri Ben, Kirke, mitolojinin o alışılmış, tanrıları yücelten pencerelerinden değil, sürgün edilmiş bir kadının kalbinden bakıyor dünyaya. Kitap boyunca kendimizi erkek egemen Olimpos dünyasında yapayalnız, dışlanmış ama bir o kadar da gururlu bir tanrıçanın yanında buluyoruz. Miller, Kirke’yi sadece efsanelerdeki "büyücü ve canavar" kimliğiyle değil; bir evlat, bir aşık, bir anne ve hepsinden önemlisi kendini arayan bir kadın olarak önümüze seriyor.
Onun adasında geçen yüzyılları okurken, yalnızlığın insanı nasıl hem törpüleyip hem de güçlendirdiğini derinden hissediyorsunuz. Kirke'nin saraylardan, ihtişamlı tanrılardan uzakta, doğanın koynunda kendi gücünü ve bitkilerin dilini keşfediş hikayesi içimde adeta bir şeyleri uyandırdı. Kitapta geçen o derin kırgınlıklar, ihanetler ve her şeye rağmen ayakta kalma çabası o kadar insani, o kadar bizden ki... Mitolojik bir figürün acısında kendi modern yaralarımızı bulmak beni inanılmaz etkiledi.
Son sayfalara doğru yürürken Kirke’nin ölümsüzlüğün getirdiği o soğuk boşluk yerine, ölümlü olmanın getirdiği o sıcak ve anlamlı kusursuzluğu seçişi adeta içime dokundu. Kendi kaderini başkalarının iki dudağı arasında bırakmayan, acılarından kendi tahtını inşa eden bir kadının bu gururlu yürüyüşü uzun süre hafızamdan çıkmayacak. Bu kitap benim için sadece bir mitoloji yeniden anlatımı değil; sınırlarını kendisi çizen, boyun eğmeyen tüm ruhlara yazılmış çok içten ve zamansız bir başkaldırı şarkısı.