·639 syf.··Beğendi
···Okunma: 19 Haziran 2026 21:25 Merhaba sevgili okur,
Selçuk Baran okumalarına günlükleriyle devam ediyorum. 1948-1989 yılları arasında yazdığı günlükleri zaman çizgisini koruyarak defterler formunda düzenlenmiş. Yavuz Türk tarafından, yazarın o muhteşem el yazısına, gazete kupürlerine, afiş, bilet ve fotoğraflara yer verilerek hazırlanmış.
Her zaman günlük okurken huzursuz olurum. Kişinin mahremiyetini izinsizce ihlal ediyormuşum gibi hissederim. Neyseki bir yerde “İnşallah birisi defteri okur…” diyor, bu biraz içimi rahatlasa dahi yine de benzer bir hisle okudum.
Henüz 15 yaşındayken yazdığı günlüklerle başlıyor kitap. İlk cümleden anladığım kadarıyla ilk yazma denemeleri de değil. 15 yaşında birisinin bu derece olgun üslubunun olması inanılmaz doğrusu. Yazarın büyüklüğünü gösteriyor. Ayrıca henüz çok gençken bile öylesine her şeyi anlayan, derinden hisseden olgun bir ruhununun olduğunu görmek bana hüzün verdi. Yaşıtları gibi aklı beş karış havada bir genç kız olsa daha mutlu olurdu. Her şeyi anlama lânetine yakalanan talihsizlerden olmuş sevgili Baran. Potansiyelinin farkında ama gerçekleştirememiş insan ızdırabını, bir türlü yakasını bırakmayan melankoli içinde boğulan birisini, aynı zamanda histerik bir genç kız kalbinin heyecanları ve arzularını açık seçik gösteriyor.
Kitabın ilk yarısında, ergenlik buhranlarının en olgun insanda bile tesirinin çok güçlü olduğunu görüyoruz. Küçük genç kız kalbinin her aşkın son ve ölümsüz olduğuna inanışının canlı örneği gibiydi Baran. Kitabın ikinci yarısındaysa onu zaman içinde olgunlaşmış bir kadın olarak görmeye başlıyoruz. Fikirleri ve duyguları olgunlaşırken inancının zayıflaması biraz üzücüydü. Babasını soğuk bir Şubat gününde kaybetmesiyle de daha bir çok açıdan da kendimi ona benzettiğim yerler oldu.
İlerleyen yollarda yazdığı günlüklerde siyasi bakış açısını, yazarlarla olan iletişimi, aile yaşamının durumunu da anlatıyor. En mahrem hislerini ve düşüncelerini herkesin söylemeye cesaret edemeyeceği şekilde ifade ediyor.
Andre Gide’nin eserlerinden sıklıkla bahsediyor. Hayatının farklı dönemlerinde farklı bakış açılarıyla okuyor ve yorumluyor. Ayrıca Rüzgâr gibi geçti‘den de birkaç defa bahsetti artık bu iki yazarı ve eseri okuma zamanı geldi galiba.
Okur kimliği de oldukça derin, bununla birlikte tiyatro, klasik müzik ve divan edebiyatına da oldukça ilgili. Okurken bol bol Beethoven dinledim. Özellikle de beni tanıştırdığı “Padişahlar katlime ferman eylese” bayılarak dinledim.
Şiire olan ilgisi de ilerleyen dönemde gelişiyor. Sen Piyer şiiri özellikle çok başarılıydı. Çağdaşların meraklı olduğu gibi öz Türkçecilerden değil Selçuk Baran. Dil kullanımı, yaşam şekli ve üslubu açısından onlardan ayrılıyor.
Okuduğu kitapları okumuş olmak yazarla olan bağımı güçlendirdi. Bu kitapla birlikte okuma listeme yeni eserler eklendi efenim:
Margaret Mitchell/ Rüzgâr Gibi Geçti
Alain-Fournier/ Adsız Köşk( Adsız Ülke)
Edmond Rostand/ Cyrano de Bergerac
Friedrich Schiller/ Don Carlos
Erich Maria Remarque/ Üç Arkadaş
Peyami Safa/ Matmazel Noraliya'nın Koltuğu
Samiha Ayverdi/ İbrahim Efendi Konağı
André Gide/ Dünya Nimetleri, Günlükler
Shakespeare/ Hamlet
Thomas Mann/ Tonio Kröger
Halid Ziya/ Kırk Yıl
Soljenitsin, Panait Istrati, Şolohov, Kazancakis ve daha birçok yazardan bahsediyor.
Selçuk Baran her kitabında kişisel jargonuma yeni bir kelime daha ekliyor. Bu seferki de “yazarla flört etmek”.
İlk gençlik yıllarındaki tutkulu hislerini okumak biraz sıkıcı olsa da hayatının değişimini ve ruhunun olgunlaşmasını okumak büyük zevkti. Kitaba puanım tabii ki 10/10