Bir itirafla açayım: Eğer Cusk okumaya bu kitabıyla başlamış olsaydım, başka bir kitabını okumak için itici bir güç hissetmezdim sanırım.
Cusk’ın somurtkan İngiliz göğünün altından kaçıp ailesiyle üç aylığına İtalya’ya yerleşmesinin hikâyesi bu. Yolculuk, göçmenlik, bir yere ait olmaya çalışırken yaşadığı küçük sürtüşmeler, kültürlerin görünmez kuralları, sanat ve gündelik hayatın altındaki güç ilişkileri…
Gözlem gücü her zamanki gibi hayranlık verici. Bir sofradaki gerilimi birkaç cümlede yakalayabiliyor. Ama alıştığım o damıtılmış düşünce akışı yok bu kitapta. Ne söylemek istediğini biliyor ama henüz onu en kısa, en etkili ve en kaçınılmaz biçimde söylemeyi öğrenmemiş gibi.
Cusk’ın sonraki metinlerinde gereksiz olan her şey ayıklanmıştır sanki. Hatta bazen eksiltir. Boşluklar bırakır. Cümleler, anekdotlar ve karşılaşmalar tam olması gereken yerde durur.
Bana kalırsa bu kitap, Cusk’ın tüm yazdıklarını okuduktan sonra dönüp gelmek için. Yazı atölyesine sessizce girip oluşum hâlindeki Rachel Cusk’ı izlemek için. Sevdiğimiz yazarların vardıkları yer kadar, oraya hangi yollardan geçerek ulaştıklarını görmek de sevdaya dahil.