John Fante’nin Bahara Kadar Bekle Beni, Bandini (Wait Until Spring, Bandini) romanını okumak, benim için sadece bir göçmen ailesinin dramına tanıklık etmek değil; Colorado’nun o buz gibi dondurucu kışında, yoksulluğun, öfkenin, dinmeyen bir açlığın ve her şeye rağmen içten içe filizlenen o çocuksu umudun tam ortasında çıplak ayakla yürümek gibiydi. Fante, o sert, filtresiz ve adeta bir boksörün yumruğu kadar direkt olan kalemiyle beni öyle sarsıcı bir gerçekliğin içine çekti ki, sayfaları çevirirken soğuktan donan parmakların acısını ve o İtalyan göçmeni ailenin damarlarında akan o sıcak, deli kanı kendi içimde hissettim.
Bu kitap benim gözümde, sadece bir büyüme hikâyesi ya da taşra kasabasındaki bir kış masalı değil; insanın o en ilkel, en çiğ ve en saf arzularıyla, aidiyet krizinin ve Amerikan rüyasının o acımasız çöplüğünün çarpışma panoraması. Kışın gelmesiyle işsiz kalan, gururu kırılan duvar ustası bir baba, onun dindarlığıyla deliliği arasında sıkışmış bir anne ve tüm bu enkazın ortasında dünyayı beyzbol sahalarından, günahlardan ve babasına duyduğu o karmaşık nefret-hayranlık ilişkisinden ibaret sanan küçük Arturo Bandini... Fante, bu karakterler üzerinden aslında hepimizin o çocukluk yaralarını, utançlarını ve o ilk büyüme sancılarını anlatıyor: Ne kadar üşürsen üşü, içindeki o bahar beklentisini asla söküp atamazsın.
Yazarın o süssüz, dolambaçsız ve lirik bir öfkeyle beslenen üslubu beni en derin yerimden yakaladı. O, edebiyatın o steril, kibar ve mesafeli dilini tamamen reddediyor; sokaktaki o kavganın, evdeki o sessiz çaresizliğin ve karın altındaki o gizli utançların dilini konuşuyor. Arturo’nun o çocuksu kibirli iç seslerini, dinle ve günahla olan o komik ama bir o kadar da trajik didişmelerini anlatırken asla yukarıdan bir gözle bakmıyor; aksine, onunla birlikte o karları çiğniyor, o yoksulluğun getirdiği hırçınlığa ortak oluyor. Fante’nin dilinde kış, sadece bir mevsim değil; insan onurunun, sadakatin ve aile bağlarının sınandığı devasa bir araftır.
Bahara Kadar Bekle Beni, Bandini’yi bitirdiğimde, içimde hem o Colorado kışının bıraktığı o buz gibi hüzün hem de hayatın o en kırılgan anında bile ayakta kalabilmenin, o "baharı bekleyebilmenin" verdiği o muazzam ve vahşi hayranlık kaldı. Bu kitap bana şunu bir kez daha gösterdi: Gerçek edebiyat, bize konforlu masallar anlatan değil; bizi o hayatın en çıplak, en üşüyen ve en kusurlu anıyla yüzleştiren, sokağın ve o yoksul evlerin içindeki o kırık ama mağrur kalbi avucumuza bırakan edebiyattır. İşte John Fante, o soğuk kış gecesinde insanın o en çiğ, en gerçek feryadını ve umudunu çekip çıkaran o dâhi ve asi anlatıcının ta kendisi.