Dün gece kitabı bitirdim ama Salvatore hala aklımdan çıkmıyor. Etrüsk Gülümsemesi’ni okurken kendimi sık sık onun yanında oturuyormuş gibi hissettim. Hastalığının gölgesinde yaşayan, huysuzluğu ve inadıyla herkesi zorlayan bu yaşlı adamın Milano’da geçirdiği günleri okumak beklediğimden farklı çıktı. Torunuyla geçirdiği zamanlar arttıkça değişen halini izlemek hoşuma gitti.
Brunettino ile ilgili bölümleri ayrı sevdim. Salvatore’nin torununu seyredişinde, onunla konuşuşunda, bebek arabasını sürerken duyduğu mutlulukta gösterişsiz bir sıcaklık vardı. Bir çocuğun hayatına girmesiyle insanın dünyaya bakışının değişebileceğini anlatıyor kitap. Salvatore’nin yeniden gençleştiğini söyleyemem ama uzun zamandır unuttuğu bazı duygularla yeniden karşılaştığı belli.
Andrea ile olan sahneler ise bende ayrı bir yer tuttu. Baba ile oğul arasında yılların bıraktığı bir mesafe var. Birbirlerini seviyorlar ama bunu göstermenin yolunu pek bilmiyorlar. Bu yüzden mutfakta geçen o sahne benim için kitabın unutamadığım bölümlerinden biri oldu. Bazen insanların birbirine söyleyemediği şeyler, söylediklerinden daha fazla yer kaplıyor.
Son sayfalara geldiğimde vedanın yaklaştığını biliyordum. Buna rağmen kitabı kapattığımda içimde yalnızca hüzün yoktu. Salvatore’nin hikayesi bana, insanın kaç yaşında olursa olsun yeni bağlar kurabileceğini hatırlattı.
Kitabı bitirdikten sonra bir süre başka bir kitaba başlayamadım. Salvatore’yi, Brunettino’yu ve ailece oturdukları o sofraları düşünmeye devam ettim. Kitabın sonundaki o gülümsemeyi de kolay kolay unutacağımı sanmıyorum.