Puan vermedi·415 syf.····Okunma: 23 Haziran 2026 13:12 "Yaşayanların dünyasında garip oluyorsun; o kadar ayrısın ki, ne lüzum var aramızda dolaşmana? Kendimizden çektiğimiz yetmiyor mu?"
Huzur ilk defa Cumhuriyet gazetesinde, 22 Şubat-2 Haziran 1948 tarihleri arasında tefrika edilmiştir. Daha sonra 1949'da Remzi Kitabevi tarafından tekrar basılmıştır. Bu kitap, yazarın üzerinde en çok çalıştığı eserlerinden biri olmuş. Bazı karakterler sonradan eklenmiş, bazı sahneler çıkarılmış. Üzerinde en çok düşünüp yazdığı eserlerden biri olan bu roman dört kısımdan oluşuyor: İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz.
Kitabın girişi, Mümtaz'ın İhsan'a doktor bulmak için dışarı çıkmasıyla başlıyor. Sonrasında ise yazarın diğer eserlerinden tanıdığımız karakterlere de rastlıyoruz. Behçet Bey ile Nurhayat Hanım, hem Mahur Beste hem de Sahnenin Dışındakiler ile bağlantı kuruyor. Eser, II. Dünya Savaşı'nın atmosferini de işliyor, en azından bunu güçlü bir şekilde hissettiriyor.
Gelelim konusuna. Kısaca anlatmaya çalışacağım ama ne kadar kısaltabilirim bilemiyorum tabii. :)
Konusu şöyle: II. Dünya Savaşı'nın başlamasına bir gün vardır. Mümtaz, dokuz gündür hasta olan amcasının oğlu İhsan'a hastabakıcı aramaktadır. Mümtaz'ın babası Rumlar tarafından öldürülünce annesiyle birlikte İstanbul'a gelir. Annesi de burada vefat edince, kendisinden 23 yaş büyük olan İhsan'ın yanına gönderilir.
İhsan, yurt dışından yeni dönmüş ve Galatasaray Lisesi'nde tarih dersi vermektedir. Macide ve İlyas ile birlikte yaşayan Mümtaz, özellikle İlyas'ın etkisi altındadır. Olaylara bakışı, yorumlayışı ve görmüş geçirmiş hâli Mümtaz'ı derinden etkiler. Bu yüzden İhsan'ın hastalığı da onu bir o kadar üzer.
İhsan'ın anlatıldığı ilk bölümde Mümtaz, ona doktor bulmak için evden çıkar. Bu bölüm hem İhsan'ın hastalığının verdiği üzüntüyle arşınladığı Beyazıt ve Eminönü sokaklarını hem de Nuran'ın onu terk edip kocasıyla İzmir'e gitmesini anlatır.
İkinci kısımda ise yazarın bilinç akışı tekniğini denediğini söyleyebiliriz. İki yıl öncesine gidilir ve burada Nuran'la tanışma süreci anlatılır. Galatasaray Üniversitesi'nde edebiyat asistanlığı yapan Mümtaz, arkadaşı İclal sayesinde Nuran'la yakınlaşır. Vapurda başlayan ilk aşk kıvılcımları hiç sönmez ve Mümtaz bu aşkı içinde büyüttükçe büyütür.
Bu aşk öyle büyür ki, Nuran'ın iki çocuğu olması ve daha önce bir evlilik yaşamış olması Mümtaz için hiçbir şey ifade etmez. O sadece hayatını, Nuran'ı kaybetmemek ve onu görebilmek üzerine kurar. Bu kısımları okurken ister istemez günümüz aşklarını hangi kefeye koymamız gerektiğini düşündüm ve adeta imrenerek okudum. Mümtaz çok aşıktı; Nuran ise bunu çoktan yaşamış, anne olmuş bir kadındı.
Bu kurgunun en çöpçatan ve ne yapacağı belli olmayan kadın karakteri ise Adile Hanım olmuş. Yazar bu karakteri sonradan romana dahil etmiş. Başlarda bu aşkı desteklerken, sonrasında ilişki kendi etkisinin dışına çıkınca karşı cephede yer alıyor. İşte bunu pek anlayamadım. Bırakın da yaşasınlar aşklarını. :)
İnanılmaz bir mekân tasviri ve anlatımı var. Özellikle Mümtaz ile Nuran'ın Üsküdar'da dolaştıkları yerlerin hepsini not aldım. Bir bir gezilecek, mecbur. :) Müthiş bir İstanbul anlatımı var gerçekten.
Bu gezilerden büyük keyif alan Nuran, sonraları artık sıkılmaya başlar. Bütün yaz, Mümtaz için adeta bir rüya gibi geçmiştir. Arzuladığı ve sevdiği kadın olan Nuran onundur... ya da Mümtaz öyle zannetmektedir.
Özellikle Nuran'ın kızı Fatma, bu aşkın önündeki en büyük engellerden biri olmuştur. Hastalığı ve asabiyeti nedeniyle Nuran kendini suçlar ve tabii ki kızını tercih eder. Üstelik bu son, nedense Mümtaz'ın da hep aklındadır.
Şimdi de gözümüzü Tevfik Bey'e çevirelim. Şimdiye kadar romandaki erkek karakterler tek bir kadın üzerinden ilerlediler, değil mi? Ama Tevfik öyle değil işte. :) O tam tersine daldan dala konan, çapkın bir karakter. Mümtaz nasıl sürekli Nuran'ı düşünüyorsa, Tevfik de bunun tam karşısında duruyor. Bu iki karakter arasındaki karşılaştırmayı okumak da oldukça keyifliydi.
Bir yaz mevsiminde başlayan bu aşk, sonbaharla birlikte çatırdamaya başlar. Fikirler ayrışır sanki. Başlarda "Haydi kızım, atıl bu ava!" diyen Nuran gitmiş, yerine "Olmuyor, ne yapsam?" diyen bir Nuran gelmiştir sanki. :)
O kadar çok ev yemeği daveti vardı ki... Bu sofralarda konuşulan konular ve özellikle Tevfik Bey'in de dahil olduğu musiki meselesi, romanın temel temalarından biri hâline geliyor. Yazar, neredeyse her motifi karakterler üzerinden vermiş diyebilirim. Bu yüzden diyalogları ve karakterleri dikkatle analiz etmek gerekiyor. Her karakter üzerinde düşünülmüş. Eski-yeni çatışması da sık sık karşımıza çıkıyor zaten.
Üçüncü bölüm için Suat başlığını tercih etmiş yazar. Hani Nuran'a mektup yazan kişi... Çok hasta olduğunu ve onu görmek istediğini söyler. Bu mektuptan sonra zaten Mümtaz ile Nuran arasındaki kopuş hızlanır. Fatma'nın yemek sırasında yaşadığı krizden sonra da Nuran, ilişkinin bittiğini açıkça ilan eder.
Özellikle Nuran'ın kendini anlattığı ikinci bölüm beni en çok etkileyen kısım oldu diyebilirim. Anneannesinin yaşadığı ve Mahur Beste ile bağlantılı olan aşk hikâyesinin kendisine de miras kalacağını söyler. Adeta, "Evet, benim de sonum bu," der.
"Kendimi bile bile mahvedeceğimi bilsem de yine en iyi bildiğim şeyi tercih edeceğim. Ne de olsa bu bizim genlerimizde var," der. Üstelik bunun kızına da miras kalacağını ekler. Nuran'ın belki de Mümtaz'dan bir çırpıda vazgeçebilmesinin nedeni tamamen budur.
Son bölüme geldiğimizde artık Nuran yoktur. Mümtaz bu gerçekle yaşamak zorundadır. İçsel monologlar, kendi içinde bitiremediği savaş ve hâlâ tükenmeyen umut... Yaşama mecburiyeti... Etrafına karşı yabancılaşma hâli... Kendini sokağa atmak ama bunun da hiçbir faydasının olmaması... Her yerde Nuran'ın anısı, her yerde ondan bir parça vardır.
Arkadaşlarıyla yaptığı münakaşalar aracılığıyla yazar, II. Dünya Savaşı'nın nedenleri ve sonuçları üzerine de fikirlerini beyan eder. Böylece roman, sadece bir aşk ve kimlik arayışı hikâyesi olmaktan çıkar; aynı zamanda döneminin sorunlarını da ele alan bir esere dönüşür.
Pek çok divan şairinin ismi de geçer. Zaten Nuran karakterinin en sevdiği şey musikidir. Dolayısıyla klasik edebiyat ve eski kültürün motifleri de bu karakter üzerinden verilir. Ama sadece bununla sınırlı değildir.
Valéry etkisi de hissedilir. Bu isim, yazarın da etkilendiği Fransız bir şairdir. Kelimelerle adeta oynar ve yazara yaptığı en kıymetli katkı da şüphesiz budur.
Tanpınar'ın, "Bu kitap beni, kendimi daha derin surette yoklamaya mecbur etti... Onunla dünyaya açıldım." dediği Huzur, okurunu sadece yazarın düşünce ve duyuş tarzıyla buluşturmuyor; aynı zamanda eşsiz bir üslup laboratuvarına da davet ediyor.
Kelimeler bu kitapta kimi zaman raks ediyor, kimi zaman sokak sokak İstanbul'u anlatıyor; kimi zaman da bir aşkın geride bıraktığı hüznü ve yıkımı gözler önüne seriyor.
Ve sanki diyor ki: Bak, bir ölü de zamanını kolluyor ve saat onun için de işliyor. Hayat ise her şeye rağmen, sana ve bana rağmen durmadan akıp gidiyor. Ne acını dinliyor ne de "Sen hastasın," diyor. Sadece akıyor. Yaşamak istersen yaşıyorsun, istemezsen de o yine akmaya devam ediyor.
Bu çok keyif aldığım kitabı iyi ki okudum. Sizler de vakit ayırıp okuyun isterim.