Puan vermedi·142 syf.····Okunma: 23 Haziran 2026 20:21 …kitabı karıştırırken aklıma Chateaubriand geldi. Combourg ormanlarının o bitmek bilmeyen kasvetli ağaçları arasında yürürken içine çöken o ilk gençlik hüznü... İnsan ruhunun o karanlık dehlizlerinde gezinirken, bazen akademik bir metnin soğuk satırları arasında aniden kendi çıplak trajedinizle karşılaşırsınız. Kitabın kapak resmi ne kadar mesafeli ve akademik duruyorsa, anlattığı şey o kadar biziz aslında. O bitmek bilmeyen gece yarısı uyanmaları.
Kitap özünde çok eski bir felsefi ayrımı netleştirmeye çalışıyor: korku ile kaygıyı. Karşınıza ansızın vahşi bir hayvan çıktığında hissettiğiniz şey korkudur, nesnesi bellidir ve insanı hayatta tutar. Fakat o ne idüğü belirsiz, odada yalnızken içimizi kemiren o bulanık gölge... İşte o anksiyete. Nedensiz, bir bahaneden bütünüyle yoksun. Geliyor ve insanı, düşmanın aniden bastırdığı, tüfeği bir yanda, heybesi bir yanda kalmış şaşkın bir asker gibi dımdızlak bırakıyor ortada.
Louis Jouvet’yi düşünün mesela. Ünlü oyununun beş yüzüncü temsiline çıkarken sahne arkasında kan ter içinde kalışı, psikosomatik bir egzamayla boğuşması... Muazzam bir aktör olmanız, yüzlerce kez alkışlanmanız içteki o bilinçdışı boşluğun patlamasını engellemeye yetmiyor. İnsan sahnede ne kadar devleşirse devleşsin, kulisin o karanlık köşesinde kendi Hilflosigkeit’ıyla, yani o mutlak çaresizliğiyle baş başa kalıyor.
Burada akıl, ister istemez Yerkes-Dodson eğrisine kayıyor. Kitaptaki o şema o kadar tuhaf bir gerçeği fısıldıyor ki: Kaygı arttıkça performans önce yükseliyor, insanı yaratıcı kılıyor ama o görünmez dozu bir kez aştınız mı, tepe taklak aşağı. Tıpkı gotik blues riflerindeki o tekinsiz hüzün gibi. Karanlık belli bir ritimdeyken ruhu besliyor, kelimeleri doğuruyor ama frekans saptığında mutlak bir felç hali.
Kuantum dolanıklığı gibi bir şey bu aslında. Çocuklukta babanın masadaki sert bir bakışı ya da annenin odadan aniden çıkışı, yıllar sonra hiç alakası olmayan bir Paris sokağında ya da bir taşra sıkıntısında göğsünüzü sıkıştırabiliyor. İki ayrı zaman dilimi arasındaki o görünmez, zamansız diyalektik bağ. Sonra o enkazı toplamak için felsefeye sığınıyorsunuz. Gerçi Clement Rosset’nin dediği gibi, belki de felsefe sadece "yaşama yeniden bir anlam katarak güven vermek" için cepheye gitmiştir ama o cepheden her zaman zaferle dönülmüyor işte.
Neyse... Yoruluyor insan bazen kelimelerin o kusursuz diziliminden de. Cümleleri sonuna kadar götürmeye mecali kalmıyor insanın, öylece ucu açık bırakası geliyor. Le Gall de zaten "Anksiyete ve kaygıya uygun bir son bulmak yapay bir tavır olurdu" diyerek açık kapı bırakıyor son sayfalarda.
Belki de Kierkegaard’ın bahsettiği o "tatlı kaygı"ya sığınmalı. Hüzünlü bir melodinin içinde kendi yalnızlığını asil bir zırh gibi kuşanıp öylece kalmalı. Gerisi lafügüzaf zaten.