ikinci kitaba başlarken artık bazı sırların açığa çıkacağını, karakterlerin oturup gerçekten konuşacağını ve yaşananların daha mantıklı bir zemine oturacağını düşünmüştüm. Ancak kitabı bitirdiğimde hissettiğim şey bunun tam tersi oldu. İlk kitapta beni rahatsız eden birçok unsur devam ettiği gibi bazı noktalarda daha da büyümüştü. Korkunç!
Kitap boyunca Mahinev, Ali Asaf'ın onu aldattığını düşünüyor. Açıkçası okur olarak bizim düşünmemiz gereken şey de bu. Çünkü kitap sürekli olarak bizi bu sonuca yönlendiriyor. Ortada Lina var, ortada başka bir kadın var, ortada yıllarca süren sessizlik var ve ortada cevaplanmayan onlarca soru var. Fakat bütün bunların içinde beni en çok rahatsız eden şey Ali Asaf'ın gerçeği biliyor olmasına rağmen hiçbir açıklama yapmaması oldu.
Mahinev soru soruyor. Ali Asaf susuyor. Mahinev cevap bekliyor. Ali Asaf yine susuyor. Mahinev acı çekiyor. Ali Asaf hâlâ susuyor. Bu döngü yüzlerce sayfa boyunca tekrar ediyor. Bakın şaka değil yüzlerce sayfa sürüyo.
Bir noktadan sonra bu durum gizem yaratmıyor. Sadece hikâyeyi uzatıyor. Karakterlerin yaşadığı sorunları değil, yazarın hikâyeyi uzatmak için karakterleri konuşturmadığını hissetmeye başladım. İlk kitapta da bu vardı ama ikinci kitapta çok daha yorucu bir hâl almış. Nefes aldırmadı..
Lina karakteriyle ilgili de karışık hisler içerisindeyim. Hikâyeye girişini etkileyici buldum. Annesini kaybetmek üzere olan küçük bir çocuğun hikâyesi doğal olarak insanı etkiliyor. Ancak Mahinev'e bağlanma süreci bana fazla hızlı geldi. Evet, travma yaşayan çocuklar hızlı bağ kurabilir ama burada yaşanan bağın yoğunluğu bana yine de yapay hissettirdi. Sanki duygusal etkiyi artırmak için bazı gelişim aşamaları atlanmış gibiydi.
Kitabın sonlarına doğru mektuplarla birlikte öğreniyoruz ki aslında Ali Asaf Mahinev'i aldatmamış. BAYA YARATICISIN YA... Lina onun kızı değilmiş. Başka bir aile kurmamış. Hatta yıllardır Mahinev'i korumaya çalışıyormuş. Fakat burada benim yaşadığım sorun şu: Ben bunları kitabın sonunda öğreniyorum. Kitabın büyük kısmını bunları bilmeden okuyorum. Dolayısıyla süreç boyunca yaşadığım rahatsızlık sonradan gelen açıklamalarla tamamen ortadan kalkmıyor.
Ve burada kitabın beni tamamen kaybettiği noktaya geliyoruz. Çok açık konuşacağım asla sahneyi romantik bulmadım tutkulu bulmadım. Tam tersine son derece rahatsız edici buldum.
Çünkü o noktada okur olarak benim bildiğim şey şu: Karşımızda yıllarca açıklama yapmayan bir adam var.
Karşımızda aldattığını düşündüğümüz bir adam değil mi? ve bu adam ilişki sırasında gelip: "Gözlerini aç, sana kimin dokunduğunu gör." - "Nefret ettiğin adamla seviştiğini görmekten mi utanıyorsun?" - "Kabul et. Ne kadar nefret edersen et seni bu hâle ben getirdim." diyor. Ya siz kafayı mı yediniz? Hiç kitap yazarken yazdığınız cümleleri okumuyor musunuz??
Bu cümlelerin romantik tarafı tam olarak nerede Gerçekten anlamıyorum. Bu sevgi değil, özlem değil, pişmanlık hiç değil.
Özellikle "Seni bu hâle ben getirdim." cümlesi beni tamamen hikâyeden kopardı. Çünkü karşındaki insan yıllarca acı çekmiş, sana güvenmiyor, seni başka biriyle sanıyor ve sen çıkıp onun üzerindeki etkinle övünüyorsun.
Bu sağlıklı değil ya. Üstelik bu tarz sahnelerin kitap içerisinde problemli bir durum olarak ele alınmaması, aksine romantik ve tutkulu bir an gibi sunulması beni daha da rahatsız etti. Çünkü ben burada aşk değil, güç gösterisi görüyorum. Ben burada sevgi değil, sahiplenme görüyorum.
Belki bazı okurlar bu tarz diyalogları çekici bulabilir ama ben kesinlikle bulmadım. Hatta dürüst olmam gerekirse bu sahneden sonra kitaba olan bakışım tamamen değişti.
Beni asıl şaşırtan şey ise Ali Asaf değil, Mahinev oldu.
Bu karakterin kendine hiç mi saygısı yok? Gerçekten soruyorum. Adamın seni aldattığını düşünüyorsun ve gidiyorsun onu öpüp ilişkiye giriyorsun ya sen iyi misin? Kendine saygında mı yok kızım?
Ayrıca mektuplar duygusal olabilir ancak yüzlerce sayfa boyunca kurulan gizemlerin büyük kısmının bu şekilde açıklanması bana kolaycı geldi. Karakterlerin gerçekten yüzleşmesini, birbirlerine hesap sormasını ve oturup konuşmasını görmek isterdim. İkinci seriye geçmişim artık uzatma yani serinin üç kitap olması gerektiğini de düşünmüyorum. Ortadaki temel çatışmaların büyük kısmı insanların birbirleriyle dürüst bir şekilde konuşmasıyla çözülebilecek şeyler.
Fantastik bir evren okumuyoruz. Politik entrikalar okumuyoruz. Çok katmanlı bir savaş hikâyesi okumuyoruz. Yüzlerce sayfa boyunca uzayan şey çoğu zaman olaylar değil, söylenmeyen cümleler. Bu yüzden hikâyenin üç kitaba yayılmasını doğal değil, yapay bir uzatma olarak gördüm.
Elbette bu seriyi seven insanlar vardır ve onların görüşlerine saygı duyuyorum. Ancak kendi okuma deneyimim açısından baktığımda bu seri bana hitap etmedi. Hatta ikinci kitabın ardından üçüncü kitabı okumayı da düşünmüyorum. Asla. Çünkü kitap boyunca anlatılan ilişkiyi romantik değil, yorucu ve sağlıksız buldum. En sonunda ortaya çıkan gerçekler bile süreç boyunca yaşadığım rahatsızlığı değiştirmedi. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey büyük bir aşk hikâyesi değil; konuşarak çözülebilecek sorunların yüzlerce sayfa boyunca saçma salak olaylar ile uzatmaları, romantizm adı altında normalleştirilmeye çalışılan problemli ilişki dinamikleri ve karakterlerin bir türlü kuramadığı dürüst iletişim oldu.
İlişki yaşamak yerine Ali Asaf olayı anlatsaydı daha mantıklı olurdu yani en azından uzatmaz ve mantığa yatardı...