Bazı kitapları siz okursunuz, bazıları sizi okur. Sıfırdan Az benim için ikincisi oldu; adeta bakmak istemediğim bir aynaya dönüştü.
Olay örgüsünü uzun uzun anlatmanın bir anlamı yok. Kim kiminle birlikte oluyor, kim hangi gece kayboluyor, kim kime ne yapıyor; romanın kendisi bile bunları sağlam bir hikayenin temeline oturtmuyor. Sonu gelmeyen partiler, partilerden sonra başlayan after’lar, sabaha kadar uzayan ve hiçbir yere varmayan geceler. İnsanlar sürekli hareket ediyor ama kimse gerçekten bir yere gitmiyor. Bir evden ötekine, bir arabadan ötekine, bir bedenden ötekine geçiliyor. Bütün bu savruluşun içinde hayat ilerlemiyor; yalnızca erteleniyor. Her şey dönemin en önemli kanalı olan ve kitapta oldukça atıfta bulunulan MTV klipleri gibi akıyor. Bir şarkı, bir araba, bir otel odası, bir yüz, bir televizyon görüntüsü ve bir başka sabah.
Yüzler değişiyor. Sevgililer anlamsızlaşıyor. Mekanlar bulanıklaşıyor. Arkadaşlıklar, ilişkiler, geceler, vaatler birbirinin yerine geçebiliyor. Ama belirli bir madde hep aynı kalıyor. Her şeyin değiş tokuş edilebilir olduğu bir dünyada, en kalıcı bağın insanla uyuşturucusu arasında kurulması romanın en rahatsız edici tarafı. Her şey çözülürken o tek bağ sıkılaşıyor. Geriye kalan tek sadakat neredeyse o oluyor. O sadakatin de ismi Kokain.
Bu kitabın bakmak istemediğim bir aynaya dönüşmesinin sebebi de bu aslında.
Bir dönem birini tanımıştım. Onu değil belki ama onun etrafında oluşmuş büyük boşluğu düşündüm bu kitabı okurken. Büyük bir şehre geldikten sonra gecelerin, çevrelerin, uyuşturucunun ve hızla tüketilen yakınlıkların içinde yavaş yavaş yönünü kaybetmiş birini. Çok sayıda insanın arasında yaşayıp hiçbirinde gerçekten kalamayan, hayatı dolu görünen ama o doluluk içinde kendine ait bir yer bulamayan birini.
Onun hayatında sürekli beğenilme ve görünür olma ihtiyacı da vardı. İnsanların bakışında kendini doğrulamak, arzu edildiğini bilmek, bir çevrenin içinde fark edilmek; belki kendi başına taşıyamadığı değeri başkalarının ilgisinden devşirmek istiyordu. Kalabalık onun için yalnızca eğlence değildi. Kalabalık, kendini bir anlığına gerçek hissetmenin yolu gibiydi.
Ama görünür olmakla görülmek aynı şey değil.
İnsan bazen herkesin gözünün önünde yaşarken, kimsenin gerçekten tanımadığı ya da tanıyamadığı birine dönüşebiliyor. Beğenilmek sevilmenin, arzu edilmek yakınlığın, sürekli paylaşmak gerçekten var olmanın yerine geçebiliyor. Romanın bence asıl meselesi de insanların yalnızca kaybolması değil, kaybolmamak için kendilerini sürekli görünür kılmaya çalışırken daha da silinmeleri aslında.
Bir insanın geçmişine aşık olmak diye bir şey var. Özellikle o geçmiş kırık ilişkilerden, gecelerden, bağımlılıktan ve yarım kalmış ihtimallerden oluşuyorsa. Sevdiğiniz kişinin hayatının en kötü hallerini zihninizde düzeltmek istiyorsunuz. “Aslında böyle olmak zorunda değildi” ya da “Neden?” demek istiyorsunuz. Geçmişini anlamlandırıp ona başka bir son yazmak istiyorsunuz. Ama acı olan şey, bir başkasının hayatına anlam vermenin o hayatı değiştirmeye yetmemesi.
Birini sevmek, onun kendini geçmişte kaybetmesini geri almıyor.
Bazen bir insanın geçmişine duyduğunuz öfke, aslında o geçmişte onu kurtaramamış olmanın öfkesi oluyor. Bazen de onu kurtarmak istediğinizi sanırken kendi çaresizliğinizi yenmeye çalışıyorsunuz. Sıfırdan Az bana biraz bunu düşündürdü. Bazı hayatlarda karşınızda tek bir travma, tek bir hata ya da tek bir kötü karar olmuyor. İnsan bir çevrenin, bir gecenin, bir alışkanlığın içine girdikçe ölçülerini yavaş yavaş kaybediyor. Bir süre sonra yalnızca kötü kararlar vermiyor; kötü kararın ne olduğunu ayırt etme yetisini de yitiriyor.
Uyuşturucu bu dünyada bir parti aksesuarı değil. Bazı insanlar için, fark etmeden hayatın düzenine dönüşüyor. Geceyi uzatıyor, insanları birbirine yaklaştırıyormuş gibi yapıyor ama aslında herkesi kendi içine kapatıyor. İlk başta enerji, sosyallik, cesaret ya da “iyi vakit geçirmek” gibi görünen şey; zamanla kararları, ilişkileri, çalışma hayatını ve insanın kendine bakışını bozan bir düzene dönüşebiliyor.
Bunu yalnızca romandan bilmiyorum. Uyuşturucu yüzünden dağılan hayatlar, yönünü kaybeden kariyerler, kendi potansiyelinden yavaş yavaş uzaklaşan insanlar gördüm. Daha kötüsü, dışarıdan bakıldığında bütün bunların bazen “iyi hayat” gibi görünmesi. Güzel mekanlar, güzel insanlar, müzik, partiler, festival ışıkları. İnsan bazen en büyük çöküşünü, en parlak görüntüsünün içinde yaşıyor.
Bu yüzden Sıfırdan Azı cinselliğe, gece hayatına ya da insanların nasıl ilişki kurduğuna yönelik bir yargı metni gibi okuyamıyorum. Romanın meselesi seksin çokluğu değil. İnsanların birbirine dokunmadan birbirleriyle yakınmış gibi yapması. Meselesi özgürlük değil. Özgürlük adı altında insanın kendi sınırlarını, kendi sesini ve kendi geleceğini kaybetmesi. Meselesi haz değil. Haz bittiğinde geriye ne kaldığı.
Bir insanın çok sayıda ilişki yaşaması, partilemesi ya da kendi bedeni üzerinde özgür davranması başlı başına bir yıkım değildir. Yıkım, bunların hayatı yaşamaktan çok hayattan kaçmanın biçimine dönüşmesinde başlar. Romandaki karakterler arzularının peşinden giden insanlar gibi görünürler. Oysa daha derinde, arzu duyma yetilerini kaybetmemek için sürekli yeni uyaranlara ihtiyaç duyan insanlardır. Bir şeyler yaparlar çünkü dururlarsa kendileriyle baş başa kalacaklardır.
Anlatıcı Clay hakkında da uzun uzun konuşmaya gerek yok. O, kendi hayatının ve çevresindeki insanların hayatlarının nasıl değiştiğini, daha doğrusu nasıl içten içe çözüldüğünü fark eden ama bu çözülmeye karşı hiçbir şey yapamayan bir gözlemci. Bir şeylerin yanlış olduğunu görür. Bazı şeylerin korkunç olduğunu sezer. Ama görmenin kendisi müdahale etmeye yetmez. Clay’in çıkmazı kötü biri olması değildir. İyi kalmayı gerektirecek kadar canlı olmamasıdır.
Romanın nihilizmi de burada.
Bu, felsefi bir “hiçbir şeyin anlamı yok” nihilizmi değil. Daha yorgun, daha kirli, daha gündelik bir şey. Birini sevmek, bir ilişkiye sadakat göstermek, bir sabah ayık kalmak ya da bir arkadaşın çöküşüne gerçekten müdahale etmek; hepsi insanın artık taşıyamadığı yükler gibi duruyor.
Biraz da romana bugünün Türkiye’sinden bakmak isterim. Elbette Ellis’in karakterleri bolluğun, aile parasının ve sınırsız erişimin çocukları; bizdeyse temel duygu daha çok güvencesizlik, gelecek korkusu ve yetişkinliğe geçememe hali. Ama büyük şehirlerde görünür olma, beğenilme, gece hayatı, sosyal medya ve sürekli hareket etme etrafında şekillenen bazı çevrelerde benzer bir boşluk var. Bizde Malibu evleri yok belki; ama hızla tüketilen ilişkiler, sabaha kadar süren geceler, sürekli görüntü üretmek zorunda hisseden insanlar ve ertesi gününü düşünmeden yaşanan hayatlar var. Sonuç da bazen aynı yere çıkıyor, görünürlük var ama yakınlık yok, iletişim var ama temas yok; herkes bir yerde, herkes bir şey yapıyor, ama insan o kalabalığın içinde kendine ait tek bir cümle bile bulamıyor.
Bu noktada romanın en güçlü imgesi yeniden zihnimizde canlanıyor: Kaybolsana burada
Bu iki kelime Clay’in tekrar tekrar karşısına çıkan reklam panosunda yazıyor. Bir noktadan sonra reklam olmaktan çıkıyor. Romanın bütün havasını taşıyan bir cümleye dönüşüyor. Kaybolmak, görünmez olmak, akışa karışmak, kendini bir gecenin içine bırakmak. Ama romandaki asıl korku, insanların kaybolmak istemesi değil. Kaybolduklarını fark etmeyecek kadar uyuşmuş olmaları.
Sıfırdan Az’ın bende bıraktığı şey büyük bir ahlaki ders değik. Kimseyi yargılama isteği de değil. Daha çok, bazı insanların kendi hayatlarının içinden yavaş yavaş çekildiğini görmenin verdiği ağır duygu kaldı. Dışarıdan bakınca özgürlük gibi duran şeyin, içeriden bir çeşit yok oluş olabileceğini düşündüm. Kitabı okurken sanki eski bir yara izine tekrar tekrar dokundum.
İnsan bazen yaşadığı şeyi yaşarken değil, çoktan kaybettiğinde anlıyor. Bir yer boşalırken. Bir insan hayatınızdan çıkarken. Bir şehirden ayrılırken. Geriye yalnızca birkaç eski hatıra kalıyor.
Kaybolsana burada…