Puan vermedi·96 syf.····Okunma: 24 Haziran 2026 00:00 İnce kitapları okumayı genellikle sevmem. Hikâye tam içine giremeden bittiği için çoğu zaman aklımda yarım kalır ve bu durum beni rahatsız eder. Ama yıkık dökük bir şato ile başlayıp yıkık dökük bir kadının hayatına uzanan bu kısa hikâyeyi çok sevdim.
Sanki bizzat yaşamış bir insanın bir gece bana anlattığı bir öyküyü, ben de yine bir gecede büyük bir merakla dinlemiş gibi hissettim. Kitap boyunca zihnimde sürekli tartışmalar vardı. Bu garip bir aileydi; tuhaf ilişkileri, boğucu atmosferi ve sırlarıyla insanı huzursuz eden bir evdi.
Ama hikâyenin asıl kahramanı, sayfalarda çok az yer kaplamasına rağmen Isabelle’di. Isabelle; bir evlat, bir anne ve bir âşık olarak pek çok hata yapmış bir kadındı. Bana göre o kötü bir kadın değil, yanlış seçimler yapmış, özgür olmak istemiş ama bunun bedelini taşımakta zorlanmış trajik bir karakterdi.
Onun yalnızca gölgesine âşık olan Lacase’i ise zaman zaman öfkeyle okudum. Çünkü Lacase, Isabelle’i bir insan olarak tanımaktan çok onu idealize etmeyi seçti. Hatta onu gerçekten tanıdıktan sonra, kendi yarattığı hayalin karşısında yetersiz kalışını ve hayal kırıklığını izlemek oldukça çarpıcıydı.
André Gide, bu kısa romanda bana bir kez daha insanların çoğu zaman birbirlerini değil, birbirleri hakkında yarattıkları hayalleri sevdiklerini düşündürdü.