Jonathan Landry’nin hikâyesi, tam da modern hayatın ortasında sıkışıp kalmış birçok insanın aynası gibi. İşinde mutsuz, ailesine ve hayatına odaklanamayan, yoğun tempoda koşarken ilişkileri parçalanan, boşanma aşamasında bir adam. Bir gün annesinden gelen o telefon her şeyi değiştiriyor ve kuzeni Julian Mantle’ın (Ferrari’sini satan kişi olduğu için bilinen efsanevi bilge, avukatlığı bırakıp Himalayalar’a giden ) gizli mirası devreye giriyor.
Bu noktadan sonra hikâye bir “bulmaca”ya dönüşüyor. Jonathan, Julian’ın bıraktığı mektupları ve tılsımları bulmak için dünyanın farklı şehirlerine yönlendiriliyor.
Her tılsım, Jonathan’a yeni bir şey eklemekten çok, onda zaten var olan ama unutulmuş bir yönü yeniden hatırlatıyor. Yol ilerledikçe hikâye basit bir miras takibinden çıkıp, bir dönüşüm hikâyesine evriliyor.
Jonathan’ın yolculuğu tamamlandığında, aslında topladığı şey tılsımlar değil; kendi dağılmış benliğinin parçalarıdır.
Robin Sharma ’yı severek okuma nedenim; zihni toparlayan netlik dili sunması, karmaşık düşünceleri sadeleştirerek yön hissi vermesi, zaten bildiğim ama günlük hayat içinde unuttuğum değerleri yeniden hatırlatması, insana “yeniden başlayabilirim” duygusu vermesi, kontrol ve düzen ihtiyacına karşılık sunması ve tüm bunları yaparken umutlu ve uygulanabilir bir yaşam dili kurması olarak söyleyebilirim. Bu yönüyle kitabı keyifle okudum.