Kitabı okurken, kendimi o dört duvarın arasında, o dar havalandırma avlusunda buldum. İçimde dalgalanan duygu ne bir çaresizlik ne de sadece bir hüzündü; aksine, adalete ve özgürlüğe duyulan o sarsılmaz inancın sıcaklığıydı. Selahattin Demirtaş ve Abdullah Zeydan’ın o küçücük hücrede, o sıradan beyaz plastik sandalyeyi bir üretim merkezine, bir düşünce kürsüsüne ve en önemlisi de dışarıya açılan bir özgürlük kapısına dönüştürmelerini izlemek içimdeki bir şeyleri uyandırdı.
Karavil, o soğuk betonların ardındaki insanı, yoldaşlığı ve mizahı o kadar içeriden bir gözle aktarıyor ki, sayfaları çevirirken her kelimede kalbimin sıkıştığını ama aynı zamanda umutla genişlediğini hissettim. O beyaz sandalye; bazen bir mahkeme salonu, bazen bir edebiyat masası, bazen de memleketin geleceğine dair kurulan hayallerin tahtı olmuş. İnsanın bedenini kapatabilirsiniz ama fikrini, neşesini, edebiyatını ve halkına olan sevgisini asla dört duvara sığdıramazsınız.