·192 syf.····Okunma: 25 Haziran 2026 13:54 Sarah ve Şemsi, arkadaşımın beğendiği için ödünç verdiği bir kitaptı. Fakat ben arkadaşım kadar zevk alarak ya da beğenerek okumadım.
Kitapta 1800’lü yıllarda yaşamış olan ve ilk uluslararası tiyatro yıldızı sayılan Sarah Bernhardt’ın İstanbul turnesine geldiği bir hafta anlatılıyor. Yazar, büyük büyükbabası Molla Şemsi’nin Sarah Bernhardt ile geçmişte bir ilişki yaşadığını hayal etmiş ve bunu roman şeklinde kaleme almış. Fakat kitapta ne bir olay var ne de gerçekten hissedebileceğim bir aşk hikayesi mevcut. Karakterlerin ağzından sürekli olarak seviyorum, aşığım tarzında konuşmalar duysak da ben o hissiyatı alamadım.
Aslında konu güzel işlenebilse ilgi çekici bir kitap ortaya çıkabilirmiş. Fakat her şey çok yüzeysel; sürekli olarak bir kırılma noktası bekledim, ama yoktu. Her şey oldukça durağandı ve kitap neredeyse elle tutulur bir mevzu olmadan bitti. Sanki yazar Sarah Bernhardt için bir biyografi yazmak istemiş ama çok da derine inmek istemediği için bir roman olarak kurgulamış. Zaten kitabın sonundaki yazıda da araştırmalarını çok derin tutmadığından ve ne kadar yararlanabileceği biyografik kaynak olsa da iki üç tanesini referans aldığından, neredeyse tamamen kurmaca bir metin yazdığından bahsetmiş. Sürekli olarak sanki bir biyografi kitabıymış gibi Sarah Bernhardt ile ilgili bilgiler okuyoruz.
Molla Şemsi aslında ilgi çekici bir karakter olabilirmiş; ama kitap boyunca o kadar tuhaf yansıtılıyor ki kendimi karakteri hiç sevmemiş bir vaziyette buldum. Kitap üzerinden konuşursak Sarah Bernhardt’ı sahiden seven bir karakter mi derseniz bence hayır, saplantı olduğunu düşünüyorum. Bir hafta boyunca gizli aşıklar gibi Sarah ile buluşup gezen Şemsi, karımı da seviyorum diyip akşamları eşi Saide’nin yanında ona sarılarak uyuyor. Sarah’ın kendisini öpmesine izin veriyor, ama biz iki iyi arkadaşız diyor. Böyle arkadaşlık mı olur, lütfen. Sarah’a sözde aşık ama Sarah’ın başkalarıyla birlikte olmasına aldırış etmiyor, hatta bu durumları tebessümle karşılıyor. Ne kadar doğu batı arasında kalmış bir adam anlatılıyor olsa da neticede din adamı tarafı da olan birinin bu durumu tebessümle karşılayacağını zannetmiyorum.
Kitapta Şemsi’nin Gülruba diye eski bir aşkından da bahsediliyor, hikayeye katkısı neredeyse yok denecek kadar az, hatta yok. Neden anlatıldı, niye okuduk, okuduysak neden bu kadar etkisiz bir olaydı anlayamadım.
Sürekli olarak Molla Şemsinin hekimlik ve din adamlığı görevi arasında sıkıştığından bahsediliyor. Bu da doğu-batı arasında kalmış bir adam olarak anlatılıyor. Söylediğim gibi ilgi çekici bir karakter olsa da hikaye akışında Sarah’ın gölgesinde kalmış bir karakterden öteye geçemiyor.
Kitapta Osman Hamdi, Alexandre Vallaury gibi karakterler de konuşmalara, olaylara dahil oluyorlar. Hatta Osman Hamdi’nin Arkeoloji Müzesi’ni açmak için hazırlıklar yaptığını okuyoruz. Normalde bu durum çok hoşuma gider, ama kitaptan çok didaktik bir his aldığım için bu sayfalar da bana ders notu hissiyatı verdi.
Kitabın bana bir artısı, Sarah Bernhardt’ı tanımam oldu, açıkçası kendisi hakkında hiçbir bilgim yoktu. Kendisi ‘tüm zamanların en iyi erkek rolü oynayan kadın oyuncusu’ ünvanını almış; yazarlık, heykeltraşlık gibi sanatın farklı alanlarında da yetenekli özgür ruhlu bir tiyatro oyuncusuymuş. Aslen Musevi olmasına rağmen Katolik olduğunu söylermiş. Ölüm sahnelerini o kadar gerçekçi oynarmış ki dönemin padişahı II. Abdülhamid ölüm sahnelerini bu kadar gerçekçi oynamamasını istemiş. Hatta kitapta da geçtiği üzere tabutta uyuduğu söylenirmiş. Abdülhak Hamit Tarhan kendisi için bir şiir yazmış.
Özetlemem gerekirse kitapta olay ve hissiyat eksikliği var. Eski İstanbul’un arka planda olması, önemli şahsiyetlerin hikayede görünmeleri güzel detaylardı. Okuyacak olanlara iyi okumalar dilerim.