·331 syf.··Beğendi
···Okunma: 27 Haziran 2026 00:00 Émile Zola’nın Rougon-Macquart destanının üçüncü kitabı Le Ventre de Paris (kelime anlamıyla Paris’in Karnı) adını taşır ve Paris’teki büyük pazar yerinin, sürgüne gönderildiği yurtdışından gizlice Fransa’ya dönen kaçak Florent’in gözlemleriyle yapılan tasviriyle başlar. Tehlikelerle dolu zorlu yolculuğunun ardından sabahın erken saatlerinde kendine gelmeye çalışan Florent, Paris’in dükkân sahiplerinin üreticiler tarafından arabalarla getirilen taze ürünleri teslim alışını izler. Bu bölüm, Paris gibi devasa bir şehrin nasıl beslendiğine dair etkileyici bir fikir verir; sanki doymak bilmez iştaha sahip dev bir canlı beslenmektedir.
Anlatı ilerledikçe Florent, sokakları dolduran sebzeler, meyveler ve diğer ürünlerle bunları teslim alan insanların oluşturduğu kalabalık yüzünden pazardan çıkmakta zorlanır. Sonunda bu sokaklardan kurtulmayı başarır ve eski bir tanıdığı olan Gavard ile karşılaşır. Gavard onu görünce büyük şaşkınlık yaşar, ardından Florent’i bir kasap dükkânına götürerek buranın Florent’in kardeşi Quenu ile eşi Lisa’ya ait olduğunu söyler.
Bu noktada Macquart ailesiyle bağlantı kurulur; çünkü Lisa, Antoine Macquart’ın en büyük kızıdır. Ayrıca Florent’in neden sürgüne gönderildiğini de öğreniriz. Florent bir cumhuriyetçidir ve İkinci İmparatorluk’u başlatan darbeyi takip eden günlerde (Zola’nın Rougon-Macquart dizisinin temel tarihsel arka planı) cinayet şüphesiyle tutuklanmış ve sürgüne gönderilmiştir.
Hikâye ilerledikçe Zola, İkinci İmparatorluk’un ilk yıllarında yaşayan Parislilerin başkalarından nefret etmek için ne kadar küçük ve önemsiz gerekçeler bulabildiklerini, hatta onları utandırmak ve sonunda zarar vermek için ne denli aşırı davranışlara başvurduklarını ayrıntılı biçimde anlatır.
Genel olarak bu serideki karakterler ne büyük kahramanlardır ne de büyük kötü karakterlerdir. Onlar daha çok küçük hesaplar peşindeki kötücül insanlar ya da sıradan erdemlere sahip kahramanlardır ve bu yönleriyle örneğin Victor Hugo’nun eserlerindeki görkemli kahramanlardan oldukça farklıdırlar.
Bu kitapta özellikle Paris gibi devasa bir şehrin nasıl işlediğine dair ayrıntılı bir tabloyla karşılaşırız. Pazar yerinin işleyişi ve çevresindeki süreçler büyük bir titizlikle betimlenir. Zola’nın natüralist eğilimleri zaman zaman onu son derece ayrıntıcı ve uzun anlatımlara yöneltse de, aynı zamanda okura o tarihsel dönemde hayatın nasıl işlediğini (ya da işlemediğini) son derece gerçekçi biçimde gösterme imkânı sağlar. Kitabın adı da doğrudan metin içinde anlam kazanır. Claude Lantier, Florent’le yaptığı bir konuşmada insanları “Zayıflar” ve “Şişmanlar” olarak iki gruba ayırır ve bu iki grubun tipik davranışlarını anlatır. İkili, romandaki karakterlerin hangisinin hangi gruba ait olduğunu tahmin etmeye çalışırken oldukça eğlenceli anlar yaşar.
Serinin bu üçüncü kitabında yalnızca birkaç yeni karakter tanıtılır ve bunların hepsi hikâyenin merkezinde yer almaz.
Özetle, bu romandan büyük keyif aldım. Başlangıçta pazardaki yiyeceklerin ve orada olup biten her şeyin ayrıntılı tasvirleri biraz yorucu gelebiliyor. Ancak hikâye ilerledikçe dönemin insanlarının ahlaki anlayışına ve zihniyetine önemli ölçüde ışık tutuyor; bu yönüyle de İkinci İmparatorluk dönemindeki Fransız toplumunun oldukça başarılı bir panoramasını sunuyor.
Fransızcam Zola’ya tereli gelmeyeceği için ben 1920’lerdeki çok iyi bir İngilizce çeviriden okudum kitabı. Türkçe’de yalnızca 2005 yılında Payel Yayınları’ndan çıkan çeviriyi bulabildim ama sanırım Hasan Ali Yücel zamanında bir klasik çevirisi de olsa gerek.