Şu hissi bilirsiniz. Çok iyi bir kitaba denk geldiğinizi kitabım bir yerinde aniden anlarsınız. Heyecanlanırsınız. Hem bir an önce sonunu okumak istersiniz hem de hiç bitmesin dersiniz. Son sayfayı çevirdiğinizde içinizde bir kule yıkılır, tıkanık bir boru açılır ya da kayboldu dediğiniz şeyler aniden ortalığa saçılır.
Öyle bir kitap.
İskandinavlar bir hissi ellerine alıp yol boyu ucunu sivriltiyor ve tam zamanı geldiğinde kalbin en derinine saplıyor. Siz de bundan kaçış olmadığını biliyorsunuz onlar da. Sessizce bekliyorsunuz. Yazar da bekliyor. Yine sessizce ve hiç telaşa kapılmadan.
Metin çok akıcı. Yer yer bir polisiye gibi meraklandırıyor, gerçeği, geçmişte ve bugünde neler olduğunu öğrenmek istiyorsunuz. Bir insanın kendi çocukluğuna telefon edebilmesi kadar güzel bir fikir gelmiş bir kez yazarın aklına. Bu fikri çok güzel kurguluyor. Okulda yaşadıklarıyla paralel ilerletmesi de ayrıca çok olgun bir yazarlık hilesi. Olaylar birbirine geçiyor ama karışmıyor. Hisler birbirine dolanıyor ama ağırlık merkezi şaşmıyor.
Metnin ağırlık merkezinde o mahzun, ince uzun bacaklı, sabahları erkenden kalkıp evin sessizliğinde yalnız başına oturan ve annesiyle hesaplaşmaya çalışan o küçük çocuk var. Hele bir de küçük bir oğlan çocuğunun annesiyseniz okuması biraz zor, kabul. Bana insanların içlerindeki hatırlamadıkları ama bir şekilde asla unutmadıkları o derin ve kırgın anların ne çok ve ne beklenmedik olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Anneler lütfen çocuklarınızı sevin. Sevildiğinden ve hep sevileceğinden emin olmak bütün çocukların hakkı.