Satranç

2018’in temmuz ayının 2. haftası Salı günü genel göz muayenesinde miyop olduğum ortaya çıktı. Malum orta yaş biriydim. Artık gözlük kullanacaktım. Eve doğru yürümeye başladım. Apartmanda ikinci katta oturuyordum, manav dükkânım onun altıydı, bugün erken kapamayı uygun görmüştüm. Dükkânımın yanı kafeteryaydı, dükkânı kapayınca arada bir soğuk bir şeyler içmek için uğrar eski tanıdık yüzleri görüp bir çift laflamak hoşuma giderdi. Genellikle masa oyunları oynanırdı, satrançta masa oyunları arasında sıkça tercih edilen bir oyun türüydü. Ben kimseyle satranç oynamazdım yalnızca evde kitap okumak için fırsat bulduğum o ender aralarda bilgisayar zekâsıyla maç yapardım o kadar.

Satranç güzel bir oyundur. Mantık ve zekâya davet eder. Bazılarının, doğal nedenlerle hiç tanışamama bahtsızlığını saymazsak, sadece hayal gücünün harekete geçirici etkisinden bihaber olanlarla beraber buna istinaden mantık silsilesinden uzak duranların satranç oynadıkları hiç ama hiç görülmemiştir. Fakat onlar arasından da yine birçoğu parçası olmadıkları – istemedikleri için - veya hiç parçası olmayacakları bu oyunu izleme fırsatı yakalayanlar – çıkanlar - olmamış mıdır? Olmuştur tabii, yine bunlardan bir kısmı pek anlamasa da – belki biraz bundan ötürü - büyüleyici bir gücün altındaymışçasına bu oyunu yakın, uzak ara izleme fırsatı bularak mantıklı bir seçimde bulunarak hayranlıkla izlemişlerdir. Bilirsiniz satranç her yerde oynanır, bazen rastlarsınız kafeteryada, sokak araların da yahut evlerde oyun masalarında, deniz kıyısında da olabilir, parklarda da. Bu oyunun düşkünleri yalnız oynamakla kalmazlar bazı, bazı Grand Master seviyesindeki profesyonellerin video içeriklerini de youtube gibi zahmetsizce ulaşabilecekleri ortamlarda izlerler. Her seviyeden oyuncu kendisini bu ‘’zekâ ölçer’’ oyunla bir kez tartmak ister gibidir sanki. Her oyuncunun bir *elo puanı vardır. Geçmişte oynanmış binlerce satranç maçının kayıtlarına baktığınızda pek az oyunun birbirine birebir benzerlik taşıdığını görürsünüz, daha çok oyun açılışları, oyun sonları benzerdir. Satranç hayal gücü ile aklı birleştiren bir oyun türüdür. Geometriyle cebirle alakalı olduğu kadar sezgiye de dayanır.

Oturduğum sokağa varınca doğrudan eve çıkmak yerine kafeteryaya girdim.

Günün gece kıyafetleri giydiği saatlerdi. Sıradan bir gün diyebilir miyiz? Hayatın rutine sürüklediği pek çok kişi için öyleydi. Akşamın hediye paketi gibi içinde sürpriz barındırdığı düşüncesiyle hareket eden bir avuç genç bir araya gelmişti. **kendilerini yalnızlıktan kurtarma düşüncesiydi onları bir araya getiren. Dert, tasa, kaygı, günlük sıkıntılar gri binalar arasında gerilmiş çamaşır ipi gibi tüm şehri sanki birbirine bağlamıştı. Tüm şehri gün boyu gezmiş izlenimler biriktirmiştim bana öyle geliyordu ki tüm şehir sanki dertlerini önemsemez gibi umursamaz görünürken, diğer yandan acıyı iliklerinde hisseden insanlar kadar duyarlı davranabiliyordu birbirine.

Böyle düşünmenin Anton Pavloviç Çehov'un, ya da Franz Kafka'nın üzerimdeki etkisinden kaynaklanabileceği aklımdan geçmiyor değildi. Malum esin veren yazarlardı, her ikisi de.

İçerideki curcunadan anlıyordum ki kafeteryanın dar ortamında ***Blitz gösterisi, gölge boksu gibi çoğunun izleyici olmasına rağmen aralıksız izlenen etkileyici bir karşılaşma, gövde gösterisi az sonra başlayacağa benziyordu. İki oyuncu birazdan satranç tahtasının iki ucunda bir araya gelecek kıran kırana birbiriyle çarpışacaktı, ya biri ya diğeri kazanacaktı, beraber de bitebilecekti belki ama kimse bu olasılığa imkân vermiyordu, konuşulanlardan anlaşılan.

Oyuncular iki genç adamdı. Biri uzun, diğeri kısaydı, uzunu kolejliydi, Diğerinin ise emekçi olduğu her halinden belliydi. Kolejlinin adı Cem’di. Çoğunluğun Beyazlarla başlayacak olan Cem’in kazanacağına dair mutlak bir inancı vardı. Kısanın kazanmasına sanki kendilerinden biri olduğunu düşündükleri için olsa gerek şans tanımıyor gibilerdi.

Akşamleyin kafeteryanın hıncahınç dolu ortamında, çıkıp gitmeyi düşündüğüm bir sıra eski okul arkadaşlarımdan birine rastladım her zamanki gibi selamlaştık sonra bana ‘’ Necdet sence oyunu hangisi kazanacak?’’ diye sordu. Böyle bir soru beklemiyordum. ’’Ne bileyim ben?’’ dedim ‘’Kâhin miyim hem kim kazanırsa kazansın bana ne’’ izleyici grubu oynanan oyunun çevresinde halka olmuştu, yanımdaki arkadaşla ben yukarıdaki platformdan izliyorduk olup biteni, soğuk soda içiyordum. Her iki oyuncu sakin ama dikkatli gözüküyordu. Satranç saati başlatıldı. Sabırsızlıklarını belli etmek istemeyen kızlı erkekli karışık bir güruhtan oluşan kalabalık izleyici kendilerini zor zapt ediyor gibiydi. Klima yerine eski tip beyaz kanatlı bir tavan vantilatörü çalışıyordu mekânda, bu durum ise içerideki atmosferin ısısını düşürmese bile muhafaza eder gibiydi. Kolejli bu mekâna sıklıkla uğrayan tanıdık bir simaydı, fakat kısa olan diğerini hiç görmemiştim, ‘’kim bu oyuncu daha önce hiç rastlamadım?’’ diye sordum. Arkadaşım sabah akşam, şu sıralar buradan hiç ayrılmadığı için ‘’ O mu?’’ dedi, ''su tesisatçısı, karşıdaki dükkânda yeni işe başlamış, Gazetede bulmaca çözmeye meraklıymış, arada bir satranç oynarmış oyuna ilgisini öğrenince buraya davet ettiler ismi de Kemal.'' Oyun masasının üzerinde Cem’in tarafında sigara içerken külünü boşalttığı bir kül tablası vardı, Kemal’in tarafındaysa ayraçlı bir kitap duruyordu. Miyop’tum. Kitaplara ilgim olduğu için sordum, ‘’yazarının adını görebiliyor musun?’’ ‘’Albert Camus’’ dedi ‘’Yabancı adlı kitabı.'' ‘’Tamam’’ dedim, sırtımı oyuna dönerek, ‘’Kemal kazanır’’ öyleyse. Arkadaşım ‘’Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun ki?’’ dedi ‘’Adam kitap okuyor’’ dedim. Ben de kitap okurdum, Camus’un yabancısı değildim. ‘’Kitap tutkunları satrançta, satranç oynayanlar kitapta hızlı ilerlerler’’, diye ekledim. İnanmazcasına ‘’Ama kalabalıktan daha mı iyi bileceksin?’’ diye sordu arkadaşım açık bir şüpheyle, ‘’Unutma Cem kendisini ispatlamış biri’’ Cevapsız bıraktım. Cem saçıyla veya izleyici kitlesiyle uğraşıp duruyordu. Kemal’in ise bulmaca çözer bir havası vardı.

Satrançta hamle sırası size geçtiğinde hangi yoldan gitmeyi kararlaştırmak isteyebileceğiniz türden bir seçim listesi olurdu her daim elinizde seçeneklerden birini değerlendirirdiniz. Seçimlerinizde yanılabilirdiniz. Yanılgı bilgisizlikten doğardı. Oyuncuların çoğu bilgisizlilik içinde olurdu olmasına ya yine de oyunun ustası gibi davrandıklarından (bambaşka görürlerdi kendilerini) öyle de gözükürlerdi. Oyuncu hamle sırası kendine geçtiğinde yanlış bir seçimde bulununca kaybederdi. Kendi taşınızın kazanacağınızı sanırken yanlış hamle seçiminde bulununca kaybederdiniz. Mutlak kazanacağınıza sizden bile daha fazla inanan çeşitli kimseler olurdu, her zamanki gibi. Aslında onlarda bu oyunda, seçim işinde uzman kimseler olmazdı kendileri kaybetmezdi ki nihayetinde kendilerini, bu arada da sizi oyalarlardı yalnızca, bu sırada da kazanan her zaman özellikle beyazlar olurdu, beyaz taşlarla oynayan rakip sanki doğuştan talihli gibi davranırdı. Hamle üstüne hamle yapardı. Kuraldı, beyazlar her daim oyuna önce başlardı, bunun avantajını kullanırlardı, onlar önde siz arkada oyun tamamlanırdı. Bir de çokbilmiş tavırlarla gerçekten gazeteciymişçesine bilgi aktarımı yapanlar olurdu ki uzaktan oyunu izleyip, kritik sandıkları değerlendirmelerde bulunanlar, bunlar oyunu izlerken çevresindekilere bazı kritik tahminlerde bulunurlardı, fazla ciddiye alındıklarının bilincindeydiler. Aslında ne konuştuklarını çoğunlukla kendileri de bilmezlerdi, pek öngörülü kimselermişçesine kasılırlardı, aslında gerçekten bilge insanların böyle bir ruh hali içerisine girdikleri pek gözükmemiştir. Yaptıkları kötücül biraz gerçek dışı değerlendirmelerle bütün ilgiyi üzerilerine çekmeye bayılan kimselerdir bunlar. Boş teneke gibi ses çıkarırlar, aslında hiçbir özgünlükleri de yoktur. Bunların ağzına ne diyor diye bakan hep birkaçı olur, aç kulaklarla dinleyen, anlamasalar da, masala dalıp gitmiş gibi gözükürler hep. Fakat oyunu az çok bilen kimseler vardır ki bu tür kimselerden imtina ile uzak durmaya çalışırlar, bazen kızarak bazen gülerek. Dezavantajı kırmak, tersine çevirmek, kazanmak isteyen gerçekçi olmalıydı ki bu tutarlılık demekti. Kafa karıştıran seslere kulak tıkamak demekti bu, (malum kütüphane sessizliği konsantrasyon için gerekli bir şeydir) içindeki sese kulak vermeliydi ki yanılmasın, doğru olanı yapmak güdüsüyle hareket etsin. Yoksa hep başka bir (bahara) oyuna ertelenebilirdi kazanma umudu, beklentisi sonuçsuz kalarak. Bu oyunu kaybedenlerden bazıları koltuklarına sımsıkı yapışıp çekilip gitmek istemezlerdi çoğunlukla, oyunda ilerleyemezlerdi de fakat gündem de kalmak izlenmek isterlerdi hep sanki. Çoğunluğun oyuna dönük mutlak ilgisi, böylelerini oyunda tutardı. Fakat tüm bunlardan dolayı oyun çekiciliğini kaybetmese de aslında tutkunu oldukları her oyunda kaybettiklerinden bir süre sonra kendilerine dönük çekiciliklerini kaybederlerdi. Böyle, böyle zamanla izleyenler için değil ama daha çok kendileri için devam ettirirlerdi oyunu.

Karşılaşma tamamlanıp Kemal kazanınca, eski okul arkadaşım inanmazlıkla yanaşıp ‘’Nasıl bilebildin?’’ diye sordu, ‘’Bilebilmek için ****Capablanca olmaya gerek yok’’ diye cevapladım. ‘’Kitaplar, satranç. Bu ikisi kişinin empati düzeyini artırır, birbirini ilerletirler,’’ Cem’i işaret ettim ‘’ oysa onu şimdiye değin bir defa olsun elinde kitapla görmemiştim.’’


*ELO, bir sıralama, derecelendirme sistemidir.-

** Andrey Tarkovski demiştir ki, Tek başınalığı sevmeyi öğrenin kendinizle daha çok baş, başa olabilmeniz için. Genç insanların, kendilerini yalnız hissetmemek için gürültü patırtı ve agresif davranışlar göstermek gibi bir problemi var, ve bu üzücü bir şey. -Sanat, Anlam, ve Yalnızlık üzerine

***Blitz-Blitz (Yıldırım) olarak tabir edilen terim satrancın hızlı oynanmasına denir. Belirli bir zaman diliminde oynanan maçlardır. Genellikle tercih edilen zaman dilimleri 5 Dakika ya da 1 Dakika + 10 Saniye dir. Kısacası satrancın hızlı oynanan versiyonudur.

****José Raúl Capablanca y Graupera Kübalı dünya satranç şampiyonu. 1921 ile 1927 yılları arasında dünya satranç şampiyonu unvanını taşımıştır.